Bir TKP’liye Açık Mektup

… Bey,

13 Mart tarihli e-postanızda şöyle yazmışsınız:

“Emrah Bey Merhaba.

Şu tivitinizi yeni gördüm:Türkiye çapında oylar TKP’ e diyor bu zat! 18 Mayıs 1973’de TKP’ye ve seçim panayırına soytarı yapılmak için mi ölüme gitti Kaypakkaya yoldaş? Ey İbo’cu! Bu senin tarihe geçecek bir ayıbın olarak kalacak. Utan!

TKP’yi eleştirebilirsiniz tabii, fakat bu seçim döneminde bize karşı bu öfkenizi anlamıyorum. Seçime katılmaya mı karşısınız? TKP’ye bu denli alerjinin sebebi nedir? Kaypakkayacılar ve TKPlilerin, soldaki farklı örgütlerden insanların birlikte halkçı belediyecilik için çalışmasını neden kötülüyorsunuz anlamıyorum. “Seçim meçim hikaye dağa çıkmalı” diyorsanız siz neden Avrupa’dasınız?  Kemalizm vb. üzerine aslında çok farklı düşündüğümüzü sanmıyorum ama velev ki öyle olsun, bu durum birlikte çalışmamıza neden engel olsun? Halkçı belediyecilik ve sosyalizm propagandası yapıyoruz siz bundan memnun olmanız gerekmez mi?”

… Bey,

Sorularınızla bana cevap verme imkanı sağladınız. Çok teşekkür ederim. Bilginizde olsun diye belirtiyorum, bu cevabı kendi kişisel sitemde de (emrahcilasun.com) yayımlıyacağım. Şayet karşıt görüş belirtmek isterseniz, cevabınıza sayfamda seve seve yer vereceğimi bilmenizi isterim.

Bâki Selam

Emrah Cilasun

Tarihsel arka plan: TKP ve İbrahim Kaypakkaya’nın köklü kopuşu

Türkiye “Komünist” Partisi’ne karşı “öfkemin” tarihçesi çok eskilere dayanır. Mustafa Suphi tarafından kurulduğu zaman Ekim Devrimi’nden ilham alan Türkiye Komünist Partisi ve onun kadroları, her ne kadar İttihatçı, Türkçü köklerinden ve II. Enternasyonal’in Sosyal Demokrat reformcu çizgisinden tam anlamıyla kopamamışta olsa, Kemalist Ankara’ya karşı izlediği, sınıf uzlaşmacılığına kapıyı aralayan çizgisine rağmen, gene de son tahlilde içerisinde devrimci emelleri barındıran kadrolara sahip bir partiydi.[1] Ancak Mustafa Suphi ve yoldaşlarının Ankara tarafından Karadeniz’de katledilmelerinin ardından, tüm bu saydığım yanlış çizgisinden kopmak yerine bilakis TKP’nin, Şefik Hüsnü Değmer ile başlayan Hikmet Kıvılcımlı, Mihri Belli, Zeki Baştımar, İsmail Bilen ve Haydar Kutlu ile sonlanan kötü ünlü tarihinden geriye Türk şovenisti, legalist-parlamenterist-revizyonist bir miras kalmıştır. Onun içindir ki İbrahim Kaypakkaya 1972’de kuracağı partinin adına ilişkin son derce titiz davranmış ve şu izahatı yapma gereğini duymuştur:

“Marks, Engels, Lenin, Stalin ve Mao Zedung’un yaptığı gibi kendimize komünist partisi adını vermeliyiz. Komünist sıfatını hiç bir tereddüte düşmeden benimsemeliyiz. Fakat bu yetmez. Çünkü, birinci olarak, ülkemizde bu şanlı sıfatı kendisine yakıştıran revizyonist bir burjuva kulübü vardır. Ve biz kendimizi bu kulüpten kesinlikle ayırmak zorundayız. İkinci olarak komünist adını alan partilerin çoğu bugün revizyonizmin ve reformizmin batağına batmışlardır. Bunlar proletaryanın değil, burjuvazinin partileridir. Devrimin değil, karşı-devrimin aracıdır. Sovyetler Birliği’nde ve Doğu Avrupa ülkelerinde bu partiler, burjuvazi ve gericiler üzerinde proletarya diktatörlüğünün değil, işçiler ve diğer emekçi halk üzerinde burjuva diktatörlüğünün aracıdır.”[2]

90’lı yıllarda üniversitelerde Kürt ve devrimci gençlere saldırmaktan tereddüt etmeyen; salon toplantılarını 1789 burjuva devriminin ilahisi, bugünkü Fransız emperyalizminin milli marşıyla açan; 15 Temmuz sonrası Kürt coğrafyasının harabeye çevrildiği ortamda rejime bağlılığını Bayrak Mitingi ile sergileyen, utanmadan Mustafa Suphi ile Mustafa Kemal’i aynı anda kutsayan, Nasyonal Sosyalist Doğu Perinçek’i 30 sene geriden gelerek taklit eden, yasal boşluktan yararlanarak, bir zamanların Sosyalist İktidar Partisi’nin, eski revizyonist atalarının ismine konup, bugün Türkiye “Komünist” Partisi adını aldığını tabii ki biliyorum.  O yüzden dün, Brejnev’e, Honecker’e methiye düzen İsmail Bilen veya Haydar Kutlu ile bugün, Chavez’e, Kastro’ya selam duran Kemal Okuyan arasında fark görmüyorum. Çünkü bu isimlerin hepsi bende revizyonizmi çağrıştırmaktadır. Yeni Komünizm’in mimarı Bob Avakian, “revizyonizm derken neyi kastediyoruz” diye sorar ve şöyle cevaplar “komünizmin devrimci ruhunun revize edilmesini ve onu, meselelerin etrafında dolanmak, yalnızca bazı reformlar için çabalamak, işleri kapitalist sistemin, onun ilişkilerinin düşünme biçimlerinin sınırları içinde tutmak yönünde zayıf bir yaklaşıma çevrilmesini kastediyoruz.”[3]

Hiç kuşku yok ki bugün karşı karşıya olduğumuz refromcu (revizyonist) düşüncelerin -izi sürüldüğü taktirde- 18. yüzyılın burjuva felsefecilerinden mesela Jean-Jacques Rousseau‘dan ilham aldığı görülecektir. Mülkiyet hakkından yola çıkarak kapitalizmin toz pembe şafağına uzanan ve bir meta ideolojisi olan “demokrasi”yi haykırarak talep edilen “hak, hukuk ve hürriyet”; özünde mevcut kapitalist düzenin topyekün devrilmesini istemez. Bilakis, mülkü olsun ya da olmasın, her kişi, mensubu olduğu sınıfın zaviyesinden bakarak, mülk edinme arzusuyla kendi hakkını, hukukunu ve hürriyetini, dolayısıyla “mülkünü” talep eder. Kapitalist toplum pastasından “pay” talebinde bulunur. Onun içindir ki, komünist hareketin tarihinde, maalesef bütün bir komünizm ülküsünü bu reformist temelde “hak” aramaya indirgeyen, tüm reform yanlıları için Marx’ın şu sözleri, son derece “soyuttur” ve hiçbir şey ifade etmez: “Sosyalizm genel olarak, bütün sınıf farklılıklarının ortadan kaldırması, sınıf farklılıklarının dayandıkları bütün üretim ilişkilerinin ortadan kaldırılması, bu üretim ilişkilerine, tekabül eden bütün toplumsal ilişkilerin ortadan kaldırılması, bu toplumsal ilişkilerden doğan bütün düşüncelerin altüst edilmesine varmak üzere devrimin sürekliliğinin ilanıdır, zorunlu bir geçiş noktası olarak proletaryanın sınıf diktatörlüğüdür.”[4] 

İbrahim Kaypakkaya’dan, Bob Avakian’dan ve nihayet Marx’dan verdiğim örneklerle birlikte ele alındığında, tarifini ettiğim bu revizyonist, ulusal şovenist partiye “öfkemin” nedenleri sanırım anlaşılmıştır.  Ve ne hazindir ki Kaypakkaya’nın adını kullananlar tarafından, sadece bu partiye ülke çapında oy istenilmekle kalınmamış üstüne üstlük Türk şovenizmini temsil eden bu parti, şimdi “Kaypakkaya” adı üzerinden bir de Kürdistan’a, Dersim’e taşınmıştır. Tüm bunlar bir “İbo’cu” için utanç verici değil de nedir?[5]

Türk şovenizmi ile Kürt milliyetçiliği önünde secde etmek

Vaktiyle İbrahim Kaypakkaya, “Şafak[6] revizyonistleri, bir yandan Türk milliyetçisidir, fakat öte yandan Kürt milliyetçiliğine de dostça elini uzatmıştır”[7] derken, bu tespitinin yıllar sonra adeta bir bumerang gibi dönüp dolaşıp, kendi kurduğu akımı da vuracağını nereden bilebilirdi? Hatırlayalım; kuruluş kongresinde, Öcalan’ın coşkuyla “bir devrim partisi değil bir reform partisidir” diye tanıttığı Kürt milliyetçiliğinin havuzu HDP’nin önünde secde ederek, İbrahim Kaypakkaya’nın devrimci mirasını verip, “devletin varlığı ve bağımsızlığını, vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğünü” diye yemin karşılığında meclisten sandalye alanların dün, tıpkı Şafak revizyonistleri gibi aynı anda hem Türk şovenizmine hem de Kürt milliyetçiliğine dostça el uzatmış olmaları acı bir gerçektir. Bugün rejimle pazarlığında mağlup gelen Kürt milliyetçiliğinden şimdilik “dost elini” çekenler, Mustafa Kemal portresiyle gülümsemekte, kayyuma bal vermekte, silah tüccarı kompradorla aynı fotoğraf karesinde yer almakta ve T “K” P mitinglerinde oy istemekte hiçbir beis görmemektedirler. Oysa tüm bunlar Kaypakkaya’dan geriye kalan devrimci izlerin kapsamlı tasfiyesine denk düşen bir dönüm noktasıdır ve pespaye bir komedidir.

Sırtımızdaki kambur: Seçim aptallığı ve beraberinde getirdiği alışkanlıklar

… Bey,

“Seçime katılmaya mı karşısınız?” diye sormuşsunuz. Bu soru esasen “seçimlerin mahiyeti ne olursa olsun, seçimlere katılmak gereklidir” demenin başka bir şeklidir. Fakat siz bunu dolaylı yoldan, bir dil darbesiyle “seçime katılmaya mı karşısınız” diyerek, konuyu içeriğinden saptırmaktasınız. Sosyalist rejim de dahil olmak üzere seçimler bir meselenin temel de nasıl değişeceğine dair çözüm sunmaz. Komünistler, sosyalizmde bile seçimlerin bu yanını ve hatta sınıfsız topluma seçimle varılamayacağını halka anlatmak zorundadırlar. Şöylesine bir saçmalığı düşünebilir misiniz? “Hadi üretim biçimi hakkında oylamaya gidelim!” Bu, mümkün değildir. Onun içindir ki, biz burjuvazinin düzenini ve düşün dünyasını tahkim eden her türlü seçime karşıyız. “Halk iradesi” adı altında burjuvazinin ve onun diktatörlüğünün meşrulaştırıldığı tüm seçimlere karşıyız.

Burada sizi kızdırmayı göze alarak, Stalin’in 1913’de yazdığı‘Marksizm ve Ulusal Sorun’ adlı eserindeki şu sözlerini paylaşmak isterim: “Tanrıya şükür Rusya’da bir parlamento mevcut değil.”

Yeni Komünizm’in ilk kilometre taşı diyebileceğimiz, ‘Dünyayı Fethetmek? Enternasyonal Proletarya Buna Zorunlu ve Muktedirdir’ adlı meşhur eserinde Bob Avakian, Stalin’den bu alıntıya yer verir ve ardından şu saptamayı yapar:

“… burada getirilen şey, bu parlamentolara uzun bir süre sahip olursanız ve işçi temsilcileriniz olmaya başlarsa, bu durum proleteryanın ve devrimci hareketin boynunda asılı bir değirmen taşı haline gelir. Çoğu yerde parlamentonun olmaması gerçekten de bir nevi ‘tanrıya şükredilecek’ bir durumdur. Rusya’daki parlamento (ya da Duma), ayaklanmanın bazı dönemlerinde ve devrimci durumun keskinleştiği dönemlerde hâkim sınıflardan ve özellikle de Çar’dan koparılan birer taviz idi. Hâkim sınıfların bunu ele geçirip, onu kitlelerin gerginliğini ve görüşlerini mahvedip yozlaştırmak, onları uyutup aptallaştırmak için kullanacak vakti olmamıştır. Bu her zaman için yapmak istedikleri bir şey olmuştur, fakat hiçbir zaman için İngiliz burjuvazisi gibi onu kitlelerin aptallaştırılmasının bir aracı olarak mükemmelleştirecek zamanları olmamıştır.”

Şimdi bakın: Osmanlı’dan bu yana 1876’dan beri kör topal bir parlamentonun Türkiye’de var olduğu göz önünde bulundurulacak olunursa, bu kurumun toplumu aptallaştırmasının yanı sıra tüm toplumda (kendilerini devrimci ve komünist diye tanımlayan örgütlerde dahil omak üzere) nasıl bir alışkanlık haline geldiğini düşünün.

İster meclis içinde olsun ister dışında, mevcut partilerin tümü, dün olduğu gibi bugün de bu aptallaştırma fonksiyonuna seçim öncesi, seçim anı ve sonrasında var güçleriyle hep dahil olmuşlardır. Haliyle hep birlikte, burjuva sınıf diktatörlüğünün bir yönetim modeli olan burjuva demokrasisine methiye düzenlerin bundan vazgeçmeleri tabii ki beklenilemez. 

Ama  bunun da ötesinde ve çok daha derinden irdeleyecek olursak, yenikomünizm.com sitesindeki şu zihin açıcı saptamanın burada bir kez daha paylaşılması gayet faydalı olacaktır.  

“Seçimlerin Doğası ve ‘Yapışık Mitoloji’

“Bir şeyin doğasını yani bütünü itibariyle metabolizmasını, nasıl hayat bulduğunu nelerden güç aldığını ve neleri güçlendirdiğini tam olarak ne olduğunu söylemeden, o şeyi, a priori bir biçimde ‘hizmet edebilecek bir araç’ olarak görmek tamamen metafizik bir yaklaşımdır. Ve seçimlere dair izlenilen bu yanlış yaklaşım, demokrasinin diktatörlüğün karşıtlığı olduğu anlayışı gibi, demokrasiye dair de izlenir. Halbuki demokrasi, ilk çıktığı andan bu zamana kadar hep bir sınıf diktatörlüğüdür, bir sınıfın diğer bir sınıf üzerindeki hakimiyetidir.[8]Mülkiyet (burjuva) hakkının temel ve çekirdek hak olduğu ve proleterlerin işgüçlerinin sermaye tarafından alınıp satılan, mübadele edilen birer metaya indirgendiği bir toplumda, insanlar atomize edilmiş bir şekilde parçalanmışlardır. ‘Adalet’, ‘eşitlik’, ‘demokrasi’ gibi evrensel olarak dillendirilen beyannameler, esas itibariyle bu üretim ilişkilerinin temelinde yatan çelişkiyi -üretimin aşırı derecede toplumsallaşması ve bunun şahsi temellük temelindeki gasbını- rasyonalize etmek, için ‘halk iradesinin’ tecelli olduğu söylenir. Ve bu, burjuvazinin feodal toplumu eleştirdiği şeye benzemenin bir diğer biçimidir. Nasıl ki burjuvazi, feodalizmde ileri sürülen ‘kralların ilahi hakkı’ önermesini ‘saçma ve uydurulmuş bir yönetme hakkı’ olarak eleştirmekte haksız sayılmazsa, ‘demokrasi altında, seçimlerin halk iradesini temsil ettiği’ anlayışı da uydurma bir saçmalıktan başka bir şey değildir. Bob Avakian’ın da söylediği üzere;

‘Şimdi, burjuva döneminden biraz uzaklaşıp ona meselelerin gitmesi gereken ve gidebileceği – gitmeye mahkum olmadığı, ama gitmesi gereken ve gidebileceği – yerin tarihsel perspektifinden bakarsak, burjuva demokrasisinin büyük tılsımının, yani seçimlerin ve yönetilenlerin kendisini yönetenleri seçme hakkının gerçekte, burjuva toplumun işleyişi içinde, kralların ilahi hakkından daha fazla mutlak meşruiyete sahip olmadığını görebiliriz. Bu sadece, yönetici sınıfın ihtiyaçlarının ve çıkarlarının bu özel toplum tipinde ortaya konulmasının başka bir biçimi ve – burjuva siyaseti ve seçimlerin kontrolüyle birlikte – yönetici sınıfların çıkarlarının korunup güçlendirilmesini sağlayan bir mekanizmadır. Bu, kralların ilahi hakkının onlar tarafından geliştirilmiş versiyonudur: DEMOKRASİ, SEÇİMLER, gerçekte onların versiyonudur. Bu, belli bir sistemin yapışık mitolojisidir. Mitoloji olan şey seçim yapmaları değildir, mitoloji olan, seçimlerin taşıdığı anlam ve sonuçları hakkında söylenenlerdir. Gerçekte seçimler, ‘halkın’ ‘iradesinin’ veya ‘egemenliğinin’ bir ifadesi değil, kapitalist sınıfın toplumda yönettiği ve ezdiği sınıflar ve gruplar üzerindeki sömürüsünü ve tahakkümünü, diktatörlüğünü sürdürmesini sağlayan sürecin ifadesidir.’ [9]

“Bu açıklamalar ve uzun aktarmalar birçokları açısından işin ‘amentüsü’, ‘ABC’si’ olarak görülmektedir. Evet, bunlar bize, burjuva sınıfının bir diktatörlük aracı olan devletinin ve onun işleyişinin temel niteliklerini anlatır. Ve bu, işin ‘ABC’si diye bir kenara bırakmayı, ona sırt dönmeyi değil aksine bunu daha derinden kavramayı ve tersine çevirmek için bir devrim stratejisine sahip olmayı ve halk yığınlarını –ve toplumun şu halinden rahatsız olan diğer sınıf ve tabakalardan insanları- devrim temelinde yeniden kutuplaştırmayı, gerçek bir devrim için hareket inşa etmeyi gerektirmektedir.

“Seçimlerle İzlenen ‘Mümkündür’ Siyasetinin Altında Yatan Düşünce Yapısı

Her seçim sürecinde olduğu gibi ‘olağanüstü koşullardan geçildiği’ ve ‘bu seçimlerin farklı’ olduğu propagandası toplumun ilericilerinin dilinde bitmek bilmeyen bir nakarattır. Çok partili dönem boyunca; İnönü’den Celal Bayar’a, Adnan Menderes’ten Süleyman Demirel’e, Turgut Özal’dan Mesut Yılmaz’a, Tansu Çiller’den Bülent Ecevit’e ve son 16 yıldır Erdoğan’a kadar, her dönem hakim sınıfların bir kanadını temsil edenlere karşı ‘bu seçimlerin’ ‘gericiliği durdurmak için son fırsat’ olduğu söylene gelir. Zaten seçim algısının en büyük illüzyonu, halkın ‘iradesinin’ seçimler tarafından temsil edilebileceği, en son tahlilde iktidarı ele geçirmese bile ‘halkın sesi’ olabileceği iddiasıdır –‘bırakınız bizim de bir sesimiz olsun efendiler!’.”

“Yerel yönetimler bağlamında ise, merkezi otoritenin “dışında”, ondan “bağımsız” bir halk iktidarı olamayan ama ‘söz, yetki ve karar’ merci olarak bir ‘iktidar’ alanı yaratıldığı fikri Türkiye ve Kürdistan ‘solunda’, ilerici cenahta ‘tartışmaya kapalı tabu’ halini almıştır. Bir sınıf aracı olarak devletin, halkla doğrudan ilişkili olan aygıtlarının başında gelen belediyeler, ‘halkın iradesinin’ değil ama hakim sınıfların bizzat ve birebir diktatörlüğünün aygıtıdır. An itibariyle 107 belediyenin kayyumla yönetilmesi, hakim sınıflarca ‘oyunun dışına’ çıkılmasının ‘cezasıdır’ –ki, Erdoğan’ın ‘seçilirlerse yeniden kayyum atarım’ kabadayılığı bu ‘cezanın’ apaçık beyanıdır. ‘Seçilmişlere’ cebirle müdahale, sadece bizim coğrafyamızda değil, burjuva demokrasinin beşiği olan Avrupa’da da yaşanmaktadır. Örneğin, İspanya Anayasası’nda referandum yapma hakkı olmasına rağmen, Katalanya’nın ‘Bağımsızlık Referandumu’ sonrasında yaşanan siyasi tutuklamalar sonucu mahkeme davalarında 16-25 yıl arasında hapis cezaları istenmektedir.

“Yine bu bağlamda çokça verilen Terzi Fikri’nin Fatsa örneği aslında neyi temsil ettiğinin değil, neyi temsil edemeyeceğinin trajik bir örneğidir: Zira Fatsa’da ‘bir araç olarak yerel yönetimin’ deneyi, hakim sınıfların verili kurumlarının dışına çıkıldığı taktirde, bir gecede gerçekleştirilen ‘Nokta Operasyonuyla’ -ki bu operasyon, 12 Eylül’ün küçük bir provasıydı- ‘devletin bekası’ için tekrardan nasıl işlerin düzene sokulduğunun ispatıydı. Bu trajik tecrübeden alınması gereken en önemli ders, burjuva diktatörlüğün üst yapı kurumlarından herhangi biri –yargı, meclis, yerel yönetim vb.- bu sınıfın diktatörlüğüne ters geldiğinde yeniden yapılandırılacağı gerçeğidir.

“‘Bir burjuva aygıtı olarak belediyeleri halkın iktidarının inşası için bir araç olarak kullanmak’ efsaneden de kötü, halk yığınlarının öfkesini ve umudunu verili hakim ilişkilerin düşünce yapısı içerisine hapsetmektir. Çünkü bu düzenin içerisinde hiç bir temel sorun ne genel ne de yerel ‘seçim’ yoluyla çözülemez. Ve bu düzenin kurumlarının işleyiş biçimi, mütemadiyen halkın düşünce tarzı üzerinde etki yaratır ve bir geleneğe dönüşür. O yüzden sorun yalnızca burjuva seçimlerinin hileli olduğu meselesi de değildir. Temel sorun, burjuva seçimlerinin halk kitleleri üzerinde uygulanan diktatörlüğün güçlü bir biçimi olduğudur. Seçimler halka karşı uygulanan burjuva sınıf diktatörlüğünün, halkın düşünce yapısında rasyonalize edilmesinin (‘halk iradesi’) tezahürlerinden biridir.” [10]

Nepal’den sonra yeni komedilere ihtiyacımız yok

… Bey,

kısa notunuzda ayrıca “Seçim meçim hikaye dağa çıkmalı” önerisinde bulunacağımı varsayarak, aklınız sıra Avrupa’da yaşıyor oluşumu bana karşı kullanabileceğinizi sanmışsınız. (Ayrıca belirtmeliyim ki, bilim insanlarının teorik bir münakaşayı, dernek ve kıraathane düzeyinde böylesi ampirik bir seviyeye düşürmesi beni hep şaşırtmıştır). Yukarıda sıraladığım tüm izahatlar “seçim ve meçimin hikaye” olduğunu yeterince kanıtlamıştır. Gelelim “dağa çıkma” meselesine…

… Bey,

bir bilim olarak komünizmin üzerinde çalıştığı şey, insanlardır. Söz konusu insanların geleceği onların hayatları mevzu bahis olduğunda, “dağa çıksın, dağdan insin” basitliği ile ele alınmasını doğru bulmuyorum. Esas mesele; insanların hangi biçimlerde mücadele edeceği değil, yürüttüğü mücadeleye hangi siyasi çizginin –umarım bu Mao’cu tabiri anlamakta zorlanmazsınız- tayin edici olduğudur. Baskının olduğu her yerde direniş ve isyan olacaktır. İnsanlar, kendilerini ezen ve sömüren egemenlere karşı isyan ederler ve keza Mao’nun dediği gibi bu, “meşrudur”.  Bu, meşru isyanın her halükarda doğru bir çizgiyi temsil ettiği anlamına gelmez. O nedenle burada tartışılması elzem olan husus, kitlelerin hangi yanlışa düşmemesi gerektiğidir. Ne yapılması gerektiği ise şayet dikkatli okursanız, bu yazının tamamında mevcuttur. 

Bu zaviyeden bakıldığında bugün, mevcut ekonomist ve reformcu bir çizgiyle dağa çıkılmasından yana değilim. Bunun iki nedeni var: Birincisi, Nepal’deki örneğinden bildiğimiz çok kötü bir satılmışlık ve dejenerasyon modelini bir kez daha bize ve dünya halklarına yaşatacağı için. İkincisi ise, Aslan Kılıç, Cem Somel ve Muzaffer Oruçoğlu örneklerinden sonra bizim ne sahte Maocu yerli Bataray ve Paraçandalar’a ihityacımız var, ne de onların çizgisine yem olarak verecek çocuklarımız.

Bir an düşünün! Nepal’de gerçek, komünist bir devrimimiz olsaydı ve Nepal dünya devriminin ana üssü haline gelseydi ne olurdu? Emperyalist kapitalist köhne dünyanın yaşattığı acılara, haksızlıklara öfke duyan milyonlarca insanın, “Cihadcılık”, “Milliyetçilik”, “Alternatif Dünyacılık”, “Üçüncü Alancılık” (Rojava) gibi kimi gerici kimi düzenin içerisinde kalan “çözümlerin” peşinden koşmasının önünde engel olur, gerçek bir devrimci modeli temsil ederdi. En azından dünyanın ezilenleri komünist bir devrimin mümkün ve umut verici olduğunu bizat yaşayarak görebilirlerdi.   

Ve aslına bakarsanız esas meselemiz, bugün gerçek İbo’culardan, hatta ve hatta devrime önderlik edecek bir öncüden yoksun olduğumuzdur. Bu konuda yenikominizm.com’un şu saptamasına katılmamak mümkün değildir:

“Eğer, dünyanın her bir yanından insanlar yaşadığımız bu toplumu anlamak ve gerçekten değiştirmek istiyorlarsa, Yeni Komünizm’in yöntem ve yaklaşımını kavramalı, maddi gerçekliği bu temelde değiştirmelidirler. 1960’larda, komünizm bir yol ayrımındaydı ve komünizmin doğru yolu Mao tarafından temsil ediliyordu. Ve açıkça söylemek gerekirse, bugün de komünizm bir yol ayrımın da ve bu yol ayrımı, Bob Avakian’ın inşa ettiği ve halihazırda önderlik ettiği yeni komünizm tarafından temsil edilmektedir. Bundan 50 yıl önce nasıl yoldaş İbrahim Kaypakkaya, komünist devrimin önderi Mao Zedung’u ve onun temsil ettiği bilimi Türkiye’de ve Kürdistan’da takip edip, uygulayıcısı ve savunucusu olduysa, bugün de bizlerin yeni Kaypakkayalar olmamız gerekmektedir! Önümüzde duran görev, gerçek bir devrim için devrim hareketinin inşasıdır. Günümüzde böylesi bir inşa ancak ve ancak Bob Avakian’ın mimarı olduğu ve önderlik ettiği yeni komünizm temelinde olabilir.

Evet, önümüzdeki yegane görev budur!” [11]

“Dersim Aideti” ve “Dersim Mağduriyet Endüstrisi”nin Konstrüksiyonu

… Bey,

son olarak Dersim özgülüne de dair bir iki hususa değinmeme müsade buyrun.

Kaypakkaya camiası içinde “Dersim aidiyetine” önem atfetme ne İbrahim Kaypakkaya da ne de onun yanındaki Dersim’in yerel kadrolarında mevcuttu.  Onların ‘onur’ duydukları yegâne şey devrimci olmaktı. Hatta onlara kucak açan ileri kitlelerin dahi ‘Dersim aidiyeti’ diye bir sorunları yoktu. Bu insanlar devrim hayalini paylaştıkları için Kaypakkaya ve yoldaşlarıyla birlikteydiler. Onların gündeminde ne Seyit Rıza’nın mezarı, ne Dersim katliamının devlet katında kabul görmesi, ne de Dersim Mağduriyet Endüstrisi kurarak statü ve para kazanma vardı.

Aslına bakarsanız Kaypakkaya camiasında “Dersim aidiyeti” ile Tunceli dernekçiliği üzerinden insan kazanma, 1974 sonrasına tekabül eder. “Kemalizm + Dersim katliamı = Faşizm” formülüyle, kısa yoldan insan kazanma ilk etapta çok başarılı olmuştur. Dersim, 12 Eylül ve sonrasında da Kaypakkaya camiasının fiilen barınağı haline gelmiştir. Barınma esas, devlet baş düşman olunca, Kaypakkaya camiası açısından Dersim’deki üst yapının ögeleri olan aşiretler, Alevi inancı ve bir bütün olarak gelenekler ve görenekler katiyen sorgulanmamış aksine pragmatistçe benimsenmiştir. Tabii ki Kaypakkaya camiasında 1970’lerin ortalarından itibaren birikmekte olan komünist eğilimli devrimci demokrat dünya görüşü, bu üst yapı kurumlarını benimsemekte hiç zorlanmamıştır. İşin doğası gereği, burada yan yana yaşamaya çalışan iki adet çelişki (Dersim’in üstyapısı ve Kaypakkaya camiası) bir müddet sonra birbirlerini tek taraflı etkilemeye, dönüştürmeye başlamıştır. Devlet de Dersim’de uyguladığı cebirle, bu iki çelişkinin yana yana olmasını, birbirlerinden etkilenmesini arzu etmiş ve sağlamıştır. Bin yıllık yöresel gelenekler ve üstyapı kurumları Kaypakkaya camiasını adeta yutmuş ve kendisine benzetmiştir. Din ile kültür, yöresel cemaat ile siyasi camia birbirine karışmıştır.
Dersim’de sınıflar ve bu sınıfların iktisadi konumu, yıllar içinde geçirdikleri başkalaşım, Kaypakkaya camiasının sosyal tabanını da dönüştürmüş; onları iyice kapitalist ilişkiler ağının içerisine entegre etmiştir. Kaypakkaya’nın, vaktiyle Kürecik’den Almanya’ya giden yoksul köylüler hakkında yaptığı tahlilleri hatırlarsak; Türkiye’nin büyük şehirlerine ve oradan diasporaya Dersim’den göç sonucu giden, yoksulluğundan sıyrılıp, para, güç ve mevki sahibi olan (tıpkı Kürecik örneğinde olduğu gibi) hatırı sayılır bir kesimin oluştuğunu görürüz. Gurbete çıkan yoksul köylü zamanla ya Avrupa’da işçi aristokratı ya Türkiye’nin büyük illerinde devlet memuru ya da müteahhit olmuştur. Aşiret ve büyük aile bağları üzerinden kendini besleyebilen bu iktisadi güç, söz konusu sınıfların başkalaşımıyla beraber, kırk küsur sene evvel ki devrimci enerjiyi önemli ölçüde elimine etmiş; reform arzularını güçlendirmiştir. “Aidiyet” talebinin ardındaki ana unsur bu reform arzusunun sahibi olan, kapitalist üretim ilişkileri içerisinde evrimleşerek görece zenginleşen, ABD’den Avrupa’ya uzanan diyaspora ile Türkiye’nin büyük şehirlerinde iktisadi bir güç konumuna gelen Dersim’in gelecekteki zengin sınıflarıdır. Özellikle Kaypakkaya geleneğinden gelme eski devrimciler ya bizatihi bunlardan biri ya da bunlara adeta “danışmanlık” yapar olmuştur [12] Dil, din, etnisite, müzik, belgesel film ve literatür üzerinden muazzam bir “Dersim aidiyeti” pompalayan, insanların en geri duygularına hitap ederek onları sömüren ve böylece Dersim Mağduriyet Endüstrisi’nin kurumsallaşmasına katkıda bulunan bu eski devrimciler bana Stalin’in, 1905 yenilgisi sonrası söylediği şu sözleri hatırlatmaktadır: “Rusya’da karşı-devrim dönemi beraberinde sadece ‘gök gürültüsü ve şimşek’ değil, fakat hareket üzerinde hayal kırıklığı ve birleşik güçler de inançsızlık getirmiş bulunuyor. Önceleri, ‘aydınlık geleceğe’ inanılmış ve bu nedenle hangi milliyetten olunursa olunsun birlik içinde mücadele edilmişti. Şimdi ise düşüncelere kuşku sızdı ve ayrışımlar başladı: Herkes kendi ulusal meclisciğine; herkes sadece kendisine güvensin! Herşeyden önce ‘ulusal sorun’![13]

İşte böyle … Bey.

Gerçi Dersim dahil seçimleri kimin kazanacağı umrumda bile değil ama ben sizi şimdiden kutlarım! “Halkçı Belediyecilik” ve “bedel ödedik artık yeme sırası bizde” zihniyetine sahip bu yeni güçlerin desteğini ardınıza aldığınız ve seçimleri çok büyük bir ihtimalle kazanacağınız şimdiden bellidir. Rejimin daha şimdiden göstermekte olduğu “hayırhah” tavır ve bonkörce açtığı siyasi zemin, 31 Mart sonrasında size biçilen “Komünist Belediye” rolünün de habercisidir. Dünya koşulları, bölgesel denklemler ve her şeyden önemlisi de rejimin ideolojik dünyası sizleri nerelere savurur, kim bilir?


[1] Mustafa Suphi’nin hayatı ve Türkiye Komünist Partisi’nin kuruluşuna dair kapsamlı eleştirel bir okuma için bkz. Emrah Cilasun, Mustafa Suphi ve Yoldaşlarını Kim Öldürdü?, Agora Kitap, İstanbul, 2008. 

[2] İbrahim Kaypakkaya, Seçme Yazılar, Ocak Yayınları, İstanbul, 1979, s. 36.

[3] Bob Avakian, Yeni Komünizm, El Yayınları, İstanbul, 2018, s. 75

[4] Karl Marx, Fransa’da Sınıf Mücadeleleri 1848-1850, Sol Yayınları, Ankara, 1996, s. 115

[5] 11 Mart 2019’da attığım tvite dair, bir düzeltmeyle, daha doğrusu yoldaşlarımdan gelen bir eleştiriyi sizinle paylaşmak isterim. “Objektif olarak vurgulanması gereken husus şu ki, Maoizmle birlikte komünizmin birinci evresinin kapandığı, bugün Yeni Komünizm’le komünizmin yeni bir evresine geçildiği koşullarda- Kaypakkaya’nın tarihsel olarak değerinin anlaşılması ancak ve ancak Yeni Komünizm’in kavranmasından, anlaşılmasından geçer. Bu, tarihimizin bütün devrimci önderleri için geçerlidir. Velev ki kitleler ‘gerçek İbo’cu’ olsalardı ne olurdu? Esas problem, insanların ‘gerçek İbo’cu’ olup olmamalarında değil –ki Kaypakkaya’dan sonra gelenleri aynılaştırmak doğru olmadığı için, farklılıklar vardır- sorun, ‘Yeni Komünizm’in yeni bir başlangıç noktası olmasıdır. Buradaki hata kitlelerin makul gördüğü hakikatlerden yola çıkmaktır. ‘Ey İbo’cu’ diye yapılan bu vurgu ‘her ne kadar fikirleri provake etmek’ için olsa bile bu tali eğilimden etkilenmektedir.   

[6] Şafak, 12 Mart sonrası TİİKP tarafından çıkartılan illegal yayın organıdır.

[7] İbrahim Kaypakkaya, Seçme Yazılar, s. 255

[8] “Burada, Uluslararası Komünist Hareket‘de demokrasi hakkında Marx sonrası, derin ve berrak bir anlayışın geliştirilmiş versiyonu için bkz. Bob Avakian’ın, Demokrasi; Neden Daha İyisini Yapamayalım ki?, El Yayınları, İstanbul, 2016.“

[9] “Bkz: http://yenikomunizm.com/secimlerin-dogasi-gorevi-ve-sinirliliklari-hakkinda-bob-avakiandan-seckiler-1”

[10] http://yenikomunizm.com/secimlerin-dogasi-buyuk-meydan-okuma/

[11] Agy.

[12] Yeri gelmişken belirteyim. 60’lar, 70’ler ve 80’lerde sanatıyla devrimi ve devrimcileri canla başla destekleyen babam Ali Haydar Cilasun da maalesef, devrimci fikirlere sırtını dönmüş ve Aleviciliğin, Dersimciliğin, Kürt milliyetçiliğinin palazlanmasında suç ortaklığına dahil olmuştur.  

[13] Josef W. Stalin, Bütün Eserleri, c.2, Devrim yayınları, Ankara, 1977. s. 280

Emrah Cilasun’la İbrahim Kaypakkaya ve mücadelesi üzerine

Kaypakkaya’ya bir de bu gözle bakın

Emrah Cilasun’la İbrahim Kaypakkaya ve mücadelesi üzerine


18.05.2016

Bugün, 68 gençlik hareketinin önderlerinden İbrahim Kaypakkaya’nın 43. ölüm yıldönümü. Ölüm yıldönümü vesilesiyle “Fırtınalı Yıllarda İbrahim Kaypakkaya” kitabı yeni baskısını yapan Emrah Cilasun’la İbrahim Kaypakkaya ve mücadelesini konuştuk.

Kitabında İbrahim Kaypakkaya’nın bugüne kadar yayımlanmamış yazılarına yer veren Cilasun’un sorularımıza verdiği yanıtlarını aynen yayınlıyoruz:

Kitabınızın 1. baskısı için yazılan önsözünde Kaypakkaya’nın hak etmediği bir “göz ardı” edilmeyle karşılandığını ve bu durumda Kaypakkaya’nın takipçilerinin de payı olduğunu yazıyorsunuz. Bu noktayı biraz açar mısınız?

Sorunuza cevap verebilmem için bu noktayı “biraz”ın ötesinde açmam gerekecek. Bakınız, İbrahim Kaypakkaya, Doğu Perinçek’le siyasi ve ideolojik mücadele içerisinde ortaya çıkmış bir ekolün kurucusudur. 60’ların sonlarında Perinçek, Çin’in SSCB ile olan keskin çelişkilerinden, SSCB’nin Çin’e saldırı olasılığından ötürü, dünya halklarının mücadelesini Çin’in etrafında bir set misali kullanmaya çalışan, şartların görece iyi olduğu dönemde “yaşasın halk savaşı” diyen, Çin Komünist Partisi’nin içindeki kapitalist yolculardan Lin Piao’nun çizgisini savunuyordu.

Lin Piao’nun derdi, müreffeh, sınıfların ve sömürünün devlet tekelinde devam ettirildiği bir Çin’di. 1970’e gelindiğinde Lin Piao için tehlike SSCB değil, Vietnam’a saldırarak Çin’in burnunun dibine kadar gelmiş olan ABD idi. Bunun içindir ki Lin Piao için şiar artık “yaşasın halk savaşı” değildi. ABD tehdidine karşın Lin Piao’nun çizgisi SSCB’yi yanına çekmekti. Onun içindir ki Lin Piao “SCCB de emperyalist ama hiç olmazsa revizyonisttir” diye düşünüyordu. Kitaba aldığım Mao’nun 20 Mayıs 1970 tarihli “Dünya halkları, birleşin ve ABD saldırganları ve onların ortalığa salınmış tüm köpeklerini alt edin” başlıklı mesajı bu şartlarda yazılmıştı. Mao’nun derdi ise, sosyalizmden öte, dünya çapında sınıfların ve sömürünün ortadan kalktığı komünist bir toplum inşa etmekti. Mao Zedung, emperyalistlere karşı bu savaşı onun için veriyordu. O yüzden Mao, Lin Piao’nun elini kolunu bağlarcasına onu Kamboçya delegasyonunun karşısına çıkartıp, ona bu mesajı okutturdu.

Şimdi o günleri hatırlayın bir! İstanbul rıhtımında kovalanan ABD askerlerini, 15-16 Haziran’ı vs. Bu şartlarda kim ne öneriyordu? Perinçek ne öneriyordu? Kaypakkaya ne öneriyordu? Meseleye yiğitlik boyutuyla değil de bu zaviyeden bakarsanız, Perinçek’in aslında Lin Piao’nun çizgisinde (“şartlar iyi değil”) ısrar ettiğini, Kaypakkaya’nın ise Mao’nun çizgisinde sebat ettiğini görürsünüz. Dolayısıyla Kaypakkaya ile Perinçek arasındaki çatışma, temelden iki farklı dünya görüşü arasındaki bir çatışmaydı. Perinçek, sahte bir Mao savunusu ile aslında komünist bir dünyayı değil, sınıfların varlığını devam ettirdiği; sömürünün -mesela Titovari bir sosyalizmde- devlet tekelinde sürdüğü bir toplumu savunuyordu. Kaypakkaya ise tam tersi, Mao’nun komünist toplum ideallerine sahipti. Onun içindir ki MİT, Kaypakkaya hakkında şu tespiti yapıyordu:

“Türkiye’de komünist mücadelede şimdiki halde en tehlikeli olan Kaypakkaya’nın fikirleridir. Onun yazılarında sunduğu görüşler ve öngördüğü mücadele metotları için hiç çekinmeden ihtilalci komünizmin Türkiye’ye uygulanması diyebiliriz.”

Maalesef Kaypakkaya’nın takipçileri bu tespiti bilmelerine rağmen, önemini kavramamışlardı. Nasıl mı?

Kaypakkaya’nın, TİİKP’in kapısını vurup çıktıktan sonra kendi ekolünü kurup, öngördüğü mücadeleye başlaması, yakalanması toplam 11 ayı kapsar. Onun işkencede öldürülmüş olması (18 Mayıs 1973), ardından üç sene sonra 1976’da kızıl Çin’de kapitalist yolcuların iktidara gelmesi, tüm dünyanın devrimcilerinde olduğu gibi Kaypakkaya’nın yoldaşlarında da ciddi kafa karışıklıklarına yol açtı. “Herhalde Kaypakkaya’nın ve Mao’nun çizgisi hatalıydı ki yenildik” denildi. Bu düşünce dinamiği düşünmeden şu özeleştiriyi bile verdirtti: “Şartlar elverişli değildi, Kaypakkaya yoldaş geri çekilmeliydi.” Düşünmeden diyorum zira Kaypakkaya’ya “geri çekil” demek, “TİİKP’in kapısını aç ve gerisin geri gel Şafak revizyonizmine teslim ol” anlamına geliyordu. Zaten bu öneriyi yapanların bir kısmı da (mesela Yalçın Büyükdağlı, Ali Mercan, Arslan Kılıç) gidip Şafak revizyonizmine teslim oldular. Bu felsefi açıdan ampirizme denk düşen ve “bir çizgi doğruysa kazanır, yanlışsa kaybeder” bakış açısı maalesef çok uzun yıllar diğerlerinde mevcut olduğu gibi Kaypakkaya geleneğinde de mevcudiyetini korudu. Halbuki her iki yenilgi de çizginin esasının yanlışlığından değil, güçler dengesindeki eşitsizlikten ötürü alınmıştı. Dolayısıyla burada Mao ile Lin Piao, Kaypakkaya ile Perinçek arasındaki temelden dünya görüşüne dayanan çatışma göz ardı edilmiş olunuyordu. Eh, siz kendi ekolünüzün kurucusuna bu gözle bakarsanız onun göz ardı edilmesine de karşı koyamaz; savunmanız gereken yerde de onu savunmaz duruma gelirsiniz.  

KOMÜNİZME SIRTLARINI DÖNDÜLER

Kaypakkaya’nın 42. ölüm yıldönümünde düzenlenen bir etkinlikte yaşadığınız trajikomik bir tanıklığınızı yazıyorsunuz, “(…) Kulak kabarttığım bir genç, ‘Proletarya diktatörlüğü istemiyorum’ diyordu. ‘Çünkü’ diye devam ediyordu yağız delikanlı, ‘proletarya diktatörlüğü 70 yaşındaki anamın Alevi inancını yasaklayacak. Ben, dinlerin, inançların ve kimliklerin özgür olduğu bir toplum istiyorum. Ben, Alevi ve Dersimli bir İbo’cu olmakla övünüyorum.’ (…)” Devrimci önderlerin, fikirlerinden kopartılarak adeta birer “poster güzeli” muamelesi görmesini ve ikonlaşmasını eleştiriyorsunuz…

Aslında bu bir sonuç. Önemli olan bu noktaya nasıl gelindiği. Alıntı yaptığınız yerin üstünde ve altında, bu noktaya nasıl gelindiğini izah etmeye çalışıyorum. Hiçbir şey durağan değil. Maddenin hareket halinde oluşu, şeylerin evrimi, fikriyatın dinamiği herkesi bir yerlere doğru itiyor. Tüm bunlara materyalistçe bakmak zorundayız. Bugün 2016’da, komünizmin tasavvuruna dair bir yol ayrımındayız (Tabii bunun da bir evveliyatı var). Bu yol ayrımının bir noktasında, benim de daha öğrenmekte olduğum, büyük ilham aldığım,  Kaypakkaya ile 1960’ların aynı Maoist geleneğinden gelen Bob Avakian’ın inşa ettiği komünizmin yeni sentezi bulunmaktadır.  Avakian’ın, son kırk yıldır üzerinde çalıştığı büyük sorun, komünist devrimin ilk dalgasından (1871-1976) alınacak dersler, onun baş döndürücü nitelikteki kazanımları ile birlikte sorunlarını ve açmazlarını da ortaya koyarak bir çıkış yolu inşa etmek üzerinedir. Bu sentez, felsefeyi, enternasyonalizmi, sosyalist toplumda proletarya diktatörlüğü ve iktidarın kullanımını ve stratejiyi kapsar. Avakian bu çalışması ile ve ayrıca geniş entelektüel, bilimsel ve sanatsal düşünce ve girişimlerden sonuçlar da çıkararak, komünizmin yeni sentezini geliştirmiş ve bugün komünizm açısından keskin bir ayrışım çizgisini ortaya koymuştur.  

Yol ayrımının bir diğer noktasında ise bugün, komünist bilime bakmak yerine, Rousseau, Popper, Arendt, Habermas, Negri, Badiou ve Žižek’e bakmayı yeğleyenler bulunmaktadır. Adları her ne olursa olsun, Marx’ı, Lenin’i, Mao’yu, 18. yüzyıl filozofları ve onların devamı olanlarla boyamaya çalışanlar, çoktan sırtlarını komünizme döndüler. Bilinçlice, önderlik edip sınıfsız bir dünya kurma mücadelesinin sorumluluğunu üstlerinden attılar. Bu güçlerin kimisi geçmişin yanlış tecrübelerine sarılırken, kimisi de geçmişin doğru tecrübelerinden kopma telaşına kapıldılar. Velhasıl ortak müşterekte; burjuva hak, hukuk, hürriyet ve demokraside buluştular.

 Bahsi geçen gencin fikri bunalımı bu yol ayrımının bir tezahürüdür.   

“KOMPRADOR MARKSİSTLER”

Kitabın önceki baskılarında “Kaypakkaya’nın ismini vermek istemeyen bir arkadaşı”olarak görüşlerine yer verdiğiniz kişinin Numan Kurtulmuş’la birlikte Has Parti’yi kuran Cem Somel olduğunu belirtmişsiniz. Somel’in durumunu doğal olarak “savruluş”olarak niteliyorsunuz. Bir kısmı liberalizme ve kimlik siyasetine bir kısmı AKP’yle kan bağı olan sağ ​yapılara savrulan eski kuşak​ “​devrimci”​lere değinmek ister misiniz?

Marx’ın şu sözlerini hatırlamakta fayda var:

“Bu sosyalizm, devrimin sürekliliğini; tüm sınıf ayrılıklarının kaldırılmasına, bu sınıf ayrılıklarının dayandığı tüm üretim ilişkilerinin kaldırılmasına, bu üretim ilişkilerinin karşılığı olan tüm sosyal ilişkilerin kaldırılmasına, bu sosyal ilişkilerin sonucu olan tüm fikirlerin devrimcileşmesine zorunlu geçiş noktası olarak proletaryanın sınıf diktatörlüğünün ilanıdır.”

Şayet siz devrimin meşakkatli yolunu, Marx’ın bu sözlerini temel almadan arşınlar ve “gerisi Allah kerim” derseniz varacağınız yer kâh liberalizm, kâh kimlik siyaseti, kâh AKP veya fark etmez bir başka durak olur. Mesela Perinçek’in Lin Piao’culukla başlayan serüvenine bakalım. Devamında ne oldu? Madalyonun öbür yüzüne, 3 Dünya’cı Deng Siao Ping’ciliğe evrildi. 70’lerin ikinci yarısında ABD’nin ve rejimin yanına savruldu. 12 Eylül’de Evren’in, 80’in ikinci yarısında Özal’ın yanına yuvarlandı. Kendilerine “proleter devrimci” diyenler komprador “Marksist” oldu. 80’lerin sonuna doğru Saçak sayfalarında, Birikimciler’den önce sivil toplumculuğu savundu. Peki ya bugün? Artık açıktan Marksizme gerek duymaksızın, Nasyonal Sosyalizm’e demir attı. Aralarındaki küçük farklılıklara rağmen şimdi, Marx’ın yukarıdaki sözlerini hatırlayarak bir düşünün. Doğu Perinçek’ten Halil Berktay’a, Şahin Alpay’dan Oral Çalışlar’a veya Cem Somel’e kadar… Bunların arasında ne gibi bir fark var?  

TİİKP önderliğine yazılmış ve​ Halil Berktay imzalı bir mektup yayınlıyorsunuz… Kitabın en dikkat çekici kısmı burası sanırım. ’77 1 Mayısı’nda solcuların birbirini öldürdüğünü iddia eden ve pek “hümanist” bir imaj çizen Halil Berktay’ın Kaypakkaya’nın öldürülmesi gerektiğini yazdığını görüyoruz mektupta. Bir de bu tür “savruluşlar” var, biraz daha açmak ister misiniz bu noktayı?

Hümanist mi? Tırnak içinde bile yazılması mümkün değil. Rejimin bugün Kürdistan’daki kanlı icraatlarını Berktay, Serbestiyet’teki köşesinden; Perinçek de Aydınlık’taki köşesinden alkışlamaktadır. Adeta birbirleriyle yarışmaktadırlar. Gerçi Berktay hayatı boyunca hep “vur” denildiğinde öldürmüştür. Kaypakkaya meslesinde olduğu gibi. Kitapta da anlattığım gibi Perinçek’in, Kaypakkaya’yı tasfiye manevralarının bir sonucu olarak Berktay, Kaypakkaya’nın öldürülmesini önermiştir. Bugün de durum farklı değildir. Sadece “kraldan çok kralcı” olmak için kendine “kral” seçtiği simalar değişmiştir.

Odatv.com

Trajedi ve Komedi

Trajedi ve Komedi

@EmrahCilasun (14 Temmuz 2017)

Duydunuz mu?

2000’lerin başında tüm dünyada sola ilham kaynağı diye zerk edilen “Lula coşkusunun” baş aktörü, Brezilya eski Devlet Başkanı Luiz Inacio Lula da Silva hakkında açılan yolsuzluk davasında karar açıklanmış. Brezilya’nın Curitiba kentinde görülen davanın hâkimi Sérgio Moro, 1 milyon 200 bin dolar değerinde rüşvet almaktan suçlu bulunan Lula’yı dokuz yıl altı ay hapis cezasına çarptırmış.

Hatırlıyorsunuz değil mi?

Türkiye’de de sol, bu “Lula” coşkusuyla yanıp tutuşuyordu…

Lula da Silva, yağmur ormanlarının yağmalanmasından; Favela’lara akın etmek zorunda kalan milyonların Narko-Trafik, polis ve para militer güçlerce kıskaca alınmasına kadar nice kötü ünlü icraata imza atıp; Brazilya’yı, dünya çapında emperyalist mali sermayenin içine yuvarlayıp; onu gözde pazarı haline getirince, şükür ki şükür bizim solun “Lula coşkusu” da sönmeye başladı.

Ama yenilen pehlivan güreşe doymazmış misali, kendinden umudu olmayan solun ve hatta kendini komünist diye tanımlayanların gönlünde, Lula’nın yerini bu sefer de kah AB emperyalizminin “haylaz çocuğu” Çipras, kah Britanya emperyalizminin “sol yüzü” Corbyn almaya başladı…

Türkiyenin son otuz küsur yılında bütün bir solun zihin dünyasının üzerinden adeta bir silindir gibi, Saçak’tan Birikim’e, Antonio Gramsci’den Michael Hard’a, Hannah Arendt’den Alain Badiou’ye, Slavoj Zizek’e kadar kimler geçmedi ki? Bunların burjuva demokrasisine düzdükleri methiyeler, ‘radikal demokrasiler’, ‘komünler’, kimlik siyasetleri vs. bütün bir toplumun devrimci hafızasını yerle bir etmekle kalmadı aynı zamanda onu götürüp parlamentonun kapısına da adeta çiviledi.

Tabii bu hikayenin unutulan, hatırlanmak dahi istenmeyen bir de evveliyatı var!

Kuruluş yıllarında solun rejimden nasıl medet umup, rejim tarafından Mustafa Suphi örneğinde olduğu gibi lime lime doğrandığı gibi…

Veya bundan tam 40 sene evvel, büyük bir umut beslenilen “Kara Oğlan” tecrübesinin Çorum, Maraş örnekleriyle; “Hayata Dönüş Operasyonu”yla kanlı bir gerçeğe dönüşmesi gibi…

Hatırlatmakta fayda var!

3 Haziran 1977’de bütün bir solun seferber olduğu o meşhur Taksim mitinginde ne diyordu, “Kara Oğlan”?

“Türk halkı bir kere bu düzeni değiştirmeye karar vermiştir. O karar noktasına gelen halk, ben duralasam dahi beni aşarak amacına erişir… Her türlü ayrıcalığı reddeden parti olduğumuz için biz, kırk bin zengini daha zengin eden değil, kırk milyon yurttaşımızı refaha kavuşturan bir düzen getireceğiz.”

40 sene sonra, bütün bir sol ve hatta kendine komünist diyenler Maltepe mitingine gene aynı şevkle seferber olmakta hiçbir beis görmedi.

Ne diyelim?

Marx’ın veciz sözüyle bitirelim.

“Tarihte olaylar ilkinde trajedi, ikincisinde komedi olarak tekerrür eder…”

Adalet ve Mülk

Adalet ve Mülk

@EmrahCilasun (1 Temmuz 2017)

CHP’nin başkanı yürüyor.

Ne için?

Adalet için!

Adalet?

Şayet rejimin, “sınıfsız, imtiyazsız kaynaşmış toplum” palavrasına inanlardan değil de bilakis sınıflı toplumda yaşadığınızın bilincindeyseniz, serin kanlı sorulması gereken soru şu:

Burada bahsedilen adalet, kimin, hangi sınıfın adaletidir?

Ya da “adalet mülkün temeli” ise mülk sahibi veya sahipleri kimlerdir?

Bu minvalde zihnimizi provoke etmeye devam edelim.

1923’de rejimi kuran kadroların adlarını ve kim olduklarını biliyoruz.

Peki ya sahip oldukları mülkleri?

İşte size iki örnek:

Örnek 1: 1926’da TKP Konferansı’na katılan Adana delegesinin sunduğu rapordan: “Adana ziraat memleketidir. Pamukla iştigal eder. Şehirde tahminen 17-18 kadar fabrika vardır. Bunların 15’i faaliyettedir. 3 tanesi Kuva-yı Milliye zamanında Ermenilere ait olmak dolayısıyla yakılmıştır. Bunların 11 tanesi hükümete aittir. Emlak-ı Milliyeye … 2 tanesi doğrudan doğruya Ziraat Bankası’nın emrindedirler. Adana’nın en büyük fabrikalarıdır. Mütebaki hükümet fabrikaları Halk Fırkası mensubininden ve Kuvayı Milliye’de bilfiil iştirak eden bazı ferdlerle bunların elinde isticar olarak tutuluyorlar. Bu kalan fabrikalarda Adana yerlisi ve hariçten gelenlerin elindedir. Bunlardan iki fabrika ecnebi sermayesidir. Burada İsmet Paşa’nın da iştiraki vardır. Pamuk şirketinde yerli bütün mütegallibenin Halk Fırkası şimdiki reisi Ahmet Remzi Bey’in Fransız şirketinin %30 unu teşkil eden sermayedarlara aittir. %70 sermaye Fransızındır. İsmet Paşa’dan maada vekaletten diğerlerinin de istişarki vardır. ” (Türkiye Komünist Partisi 1926 Viyena Konferansı, Tüstav Yayınları, İstanbul, 2004, s. 66-67.)

Örnek 2: “M. Kemal Atatürk’ün ölümüne yakın Dolmabahçe Sarayı’nda yaptığı vasiyetname ile hazineye ve CHP’ne ve cüzi bir miktarını da bazı yakınlarına bıraktığı büyük bir serveti olmuştu. Bunlar arasında 154.729 dönüm arazisi, 51 adet binası, çeşitli fabrikaları, hisse senetleri, çok sayıda hayvanları sayılabilir (Fethi Naci, Atatürk’ün Temel Görüşleri, M. Leventoğlu, Atatürk’ün Vasiyeti). Bu büyük mülkiyetten anlaşıldığı gibi, M. Kemal, mülkiyet düzeninde anlamlı bir değişikliği öngörmüyordu. “(İdris Küçükömer, Düzenin Yabancılaşması, Alan Yayıncılık, İstanbul, 1989, s. 99. )

1923’den 2000’lerin başına kadar rejimin kurucu kadroları ve onların siyasal partisi, bu ve buna benzer mülük(leri) gasp etmekle kalmadılar, aynı zamanda sahip oldukları mülkü, terazisini ellerinde tuttukları adalet ile de muhafaza altına aldılar.

Peki bu süre zarfında halka ne yaptılar?

Soyup soğana çevirmekle kalmayıp, cebirle kan kusturdular…

Şimdi, balta döner sap döner misali, mülk sahibi olmakta, cebirle kan kusturmakta onları aratmayacak bir başka hakim sınıfla çelişkileri had safaya varınca, birden “herkes için adalet” duygusuna kapıldılar.

İktidar pastasındaki mülkün yeni sahipleriyle eski sahipleri arasındaki bu çatışmadan bir çıkış yolu murad eden, halka toz pembe hayaller vaad eden ve “hafıza-i beşer nisyan ile maluldür” sözünün maalesef, canlı ispatı olan sol ise adeta meserret taşkınlığı içindedir.

Zira baştaki soruya geri dönelim.

Bahsi geçen adalet, kimin, hangi sınıfın adaletidir?

Ya da “adalet, mülkün temeli” ise mülk sahibi veya sahipleri kimlerdir?

Bu soruların cevabını, Marksist litaratürde bulmak tabii ki mümkündür.

Ama “Türkiye gerçeğini bilmeyen” (!) Marx ve diğer Marksist kuramcıların zaten “toplumda bir karşılığı” (!) veya “getirisi olmadığı için” (!) müsaadenizle, devrimci ozan İhsani’ye baş vuralım:

“Odun kırıcıydı.

Adı, İlyas’dı.

Yanaştım yanına,

Yüzünü astı.

‘İşin nasıl’ dedim,

Bir küfür bastı.

Arkasından baltasını, biledi…

‘Bana bak arkadaş” dedim.

Dedi ‘ne?’

Dedim ‘sen bir vatandaşsın’.

Dedi ‘heee!’

Dedim ‘kanun var’.

Dedi ‘çekil be!’

Dedim ‘hak, adalet’

‘Tuuuu’ dedi yere!

Arkasından baltasını biledi.”

Biliyorum. Çok soyut, çok dogmatik bir yazı oldu.

İsterseniz yazıya, CHP liderinin yürüyüşünü sol laflarla güzelleyen bir yazarın gayet “somut” sözleriyle son verelim:

“Tarih, hiçbir somut sonucu yokmuş gibi görünen siyasal eylemlerin, zamanı geldiğinde, engellenemeyen sonuçlar verdiğini ve iktidarları değiştirdiğini gösteren pek çok örnekle doludur!” (Emre Kongar, Cumhuriyet, 30 Haziran 2017)

Faşizm ve ‘Alice Harikalar Diyarında’ki kurbağalar

Faşizm ve ‘Alice Harikalar Diyarında’ki kurbağalar

@EmrahCilasun (1 Haziran 2017)

Bitti!

Bundan on-onbeş sene evvel ortalama bir AB vatandaşının, “karamelli Late Macchiato’mu içerim; hafta sonu Berlin, Paris, Londra veya İstanbul’daki ‘ev partileri’nden birine katılırım; neticede ben, sahip olduğum yüksek yaşam standartı ve demokrasi sayesinde vergisini veren, her dört senede bir sandığa giden sadık bir vatandaş, özgür bir bireyim” rüyasının sonuna geldik. Yerküreyi talan eden emperyalist mali sermayenin kendi arasındaki rekabet ve iç çelişkilerin tezahürü olan anarşik bünye, bütün dertlerini tekrar dünyanın üzerine kusmaya başladı.

İklim krizinden göçmen krizine; derin iktisadi bunalımdan özellikle, Batılı emperyalist değerlerle İslam köktenciliği arasında, birbirlerini karşılıklı besleyen iki miadını doldurmuş modelin çatışmasına kadar varan çelişki, ortalama AB vatandaşının rüyasını besleyen hortumların tıkanmasına neden oldu.

Zira ne de olsa, burjuva diktatörlüğünün bir biçimi olan burjuva demokrasisi ve iktisadi istikrar, ancak ve ancak dünyanın güçlü talanına dayanmak zorunda.

Bugün emperyalist hakim sınıfların farklı fraksiyonları arasındaki münakaşanın özünü, güçlü talan, güçlü devlet ve onun olmazsa olmaz ideolojik, dini, kültürel üst yapısının daha da gericileştirilmesi belirlemekte. Bu münakaşada faşist, ırkçı, azılı milliyetçi görüş ve fikirlerin baskın çıkmaya çalıştığı ise bir vaka.

Gerçek şudur ki, toplumsal üretim ve şahsi gasp üzerine kurulu kapitalist/emperyalist üretim ilişkileri sisteminin, 2. Dünya Savaşı sonrası, sömürü ve sınıf hakimiyetini peçelemek ve meşru kılmak için kullandığı “tutkal” fonksiyonu gören, üstüne titrenen burjuva demokrasisi “iç bütünlüğünü yitirmekte” ve dikişlerinden sökülmektedir.

Tarihin en güçlü emperyalist ülkelerinden biri olan ABD’nin başına geçirilen ve parmağı nükleer düğmenin üzerinde bulunan faşist Trump’ın, Atlantik ötesinden kıta Avrupası’na doğru savurduğu ve gittikçe tüm dünyayı kaplamakta olan kara bulutlar, muazzam bir faşizm ve sağ tırmanışa işaret etmektedir. Siyasi havayı tekrar, tıpkı 1920’lerin sonu ve 30’ların başında (İtalya’dan Almanya’ya, İspanya’dan Portekiz’e, Arjantin’den Japonya’ya dek) olduğu gibi, faşizm ve onun farklı türevleri tehdit etmeye başlamıştır.  Göz ardı edilmemesi gereken önemli bir husus ise tüm bu hortlakların, tıpkı Hitler örneğinde olduğu gibi, burjuva demokrasisinin bağrından türemiş olduklarıdır.

“Başımız sarayla dertteyken, bu adam ne anlatıyor” diye söylenenleri duyar gibiyim. Müsterih olun! Tüm bunları aktarayım dedim zira, hala “Alice harikalar diyarında” umut arayanlar var:

“Karanlık bir tünelin içindeyiz… Pratik olmak zorundayız. Kısa vadede bebek adımları dışında büyük bir değişim şansı yok. Önceliğimiz, Cumhuriyet yazarları gibi cezaevindeki meslektaşlarımızın serbest kalması, seçilmiş siyasetçilerin hapishaneden çıkması, OHAL’in kalkması olmalı… Bunun için de şu ya da bu biçimde birilerinin bu iktidarı demokrasiye dönüş konusunda ikna etmesi gerekiyorAvrupa dahil tüm kesimler bu ‘ikna’ sürecinin bir parçası olmalı. Bir şekilde hep birlikte makulü anlatmak, Avrupa yoluna ve demokrasiye dönüş konusunda teşvik edici olmak zorundayız… Avrupa’yla yapılacak ‘bir yıllık takvim’, bu ülkenin rahatlaması için bir vesile olabilir.” (abç) (Aslı Aydıntaşbaş, Cumhuriyet, 28 Mayıs 2017)

Açık sözlülüğümü bağışlayın! Hanımefendi bana, Mao’nun Çin atasözünden aktardığı bir misali hatırlattı: Kuyunun dibindeki kurbağa gökyüzünü, kuyunun ağzı kadar sanırmış.

Devrim mi?

Devrim mi?

@EmrahCilasun (14 Mayıs 2017)

İlkin, Yeni Komünizm’in kuramcısı Bob Avakian’ın aşağıdaki saptamasına bir bakalım:

“…Devrimin temelinde alaşağı edilmesi gereken kapitalist emperyalist sistemin çelişkileri yatmaktadır. Yani bu sistemdeki toplumsallaşmış üretim ile özel/kapitalist mülk edinme biçimi arasındaki anarşinin itici gücü şahsında vücut bulan temel çelişkinin yanı sıra, kapitalist sistem dinamikleri temelinde yükselen yahut kapsamında yer alan ve sistem tarafından temel olarak herhangi bir şekilde, hele hele kitlelerin ve nihayetinde de insanlığın tamamının lehine olacak şekilde çözülmesi mümkün olmayan çelişkiler yatmaktadır. İşte devrimin temelinde bu yatmaktadır…

Devirmekten türeyen devrim sözcüğünün gerçek mahiyeti burada yerli yerine oturmaktadır.

Devrim mi?

Doğru! Neredeyse hafızalardan silinmiş bir sözcükten bahsediyoruz; değil mi?

Halbuki bugün geçerli olan akçe nedir?

Kapitalizmin toz pembe şafağı olan demokrasi için; reform için geniş, geniş ittifaklar; ehvenişercilik!

Oysa bütün bir ömrümüz ehvenişercilikle geçmedi mi?

Vahddettin’e karşı Mustafa Kemal’in önderliğinde Ankara’yı tercih, Mustafa Suphi ve yoldaşlarına neye mal oldu? Şefik Hüsnü TKP’si için Fethi Okyar’a karşı Mustafa Kemal’i tercih etmenin bedeli neydi? İnönü’ye karşı Menderes’i destekleyen; “memlekete demokrasi gedi” diye balkonuna Türk bayrağı asan solculara ne oldu?

Menders’ten ağzı yanınca 27 Mayıs darbesini destekleyen solun başına neler geldi? 15 vekille meclise giren TİP vekilleri, meclis kürsüsünde linç edilmediler mi? Peki ya 12 Mart’çılara karşı 9 Mart’çıları destekleyenler? Demirel’in MC Hükümetleri’ne karşı Ecevit’i yeğleyenler? Evren’e karşı Özal’ı destekleyenler?

Ergenekon’a karşı Erdoğan’dan yana tercih kılanlar? Gezi’nin özlemlerini, hülyalarını, beklentilerini götürüp, parlamentonun kör kuyusuna 80 vekille gömenler? Evren’in 1982 anayasasına “evet”; Erdoğan’ın 2017 anayasasına “hayır” diyenler?

İslam köktenciliğine karşı Batı’yı tercih edenlerle; İslamcılıkta “anti emperyalizm” keşfedenler?

Bütün bunlar yetmezmiş gibi şimdi de 2019 için “geniş ittifaklar”a iştah kabartanlar?

Ömrümüz hakim sınıfların arasında tercih yapmakla mı geçecek?

Peki ya devrim?

“Bir kez iç bağlantıları kavrandığında,  mevcut koşulların daimi ve kalıcı gerekliliğine olan tüm teorik inanç, onun pratikte çökmesinden önce yıkılır” diyor Marx.

Köhnemiş Dünya, İnsanlık ve 1 Mayıs

Köhnemiş Dünya, İnsanlık ve 1 Mayıs

@EmrahCilasun (30 Nisan 2017)

Emperyalist şovenizmin, milliyetçiliğin, her türden dini köktenciliğin şimdilik hüküm sürdüğü şu köhnemiş dünyada…

Erkek egemenliğinin milyonlarca kadını gün be gün aşağıladığı, horladığı, taciz ve tecavüz ettiği; hatta ve hatta öldürmeyi kendinde bir hak gördüğü şu köhnemiş dünyada…

Kapitalist rekabetin çivisini çıkarttığı, milyonlarca insanı açlığa, evini barkını terk etmeye mahkum kıldığı, yerküreyi harabeye çeviren kuraklığın kol gezdiği şu köhnemiş dünyada…

Tüketim ve asalaklıktan beslenen emperyalist ülkelerin ihtiyaçları uğruna, enerji hatları ve jeo stratejik çıkarlar için; aynı sömürü ve baskıya dayanan Batı normlarıyla İslam köktenciliğinin feodal hurafeleri için birbirlerini boğazlayan sekter savaşların kan ve göz yaşı deryasına dönüştürdüğü şu köhnemiş dünyada…

Milyonlarca insanın emperyalist talan ve ganimet boğazlaşmasından ötürü, iyi bir hayat sürdürebilmek için ölümü göze alarak geçmeye çalıştığı ama Akdeniz’i adeta bir ceset denizine dönüştürdüğü şu köhnemiş dünyada…

Yeniden ve yeniden hatırlamakta fayda var!

Ne diyor Eugène Pottier o meşhur dizelerinde?

“Bu kavga en sonuncu kavgadır artık

Enternasyonalle kurtulur İNSANLIK!”

Dikkat buyurun!

Dünyanın şu veya bu ülkesindeki bir ulustan, bir sınıfından ya da her hangi bir kimlikten bahsetmiyor, Pottier.

Kolombiyalılar, Aborjinler veya LGBT’ler demiyor.  Bütün bir İNSANLIK’tan bahsediyor.

Bütün bir insanlığın bu köhnemiş dünyayı yıkıp, bambaşka, sınıfsız ve sömürüsüz bir dünyayı kurması mümkündür.

Bu meşakkatli işin tüm potansiyeli, köhnemiş dünyanın bağrında yatmaktadır.

İnsanlığın, zorunluluğun önünde diz çökmeksizin, onu tanımlamak ve onu dönüştürmek için her zamankinden daha çok doğru bir bakış açısına, metoda, bilinç ve önderliğe ihtiyacı vardır.

Tüm bunlar tartışmalı mevzulardır ve bu mevzuların tartışılması, insan aklının bunlara kafayı yorması arzu edilmelidir ve mümkündür.

Ayda iki defa bu köşede, Marksist zaviyeden toplumsal tarihin kimi tecrübelerini öne çıkartıp, bugünü ve geleceği tartışacağım. Delta Haber editörlerine böylesi bir tartışmaya imkan sağladıkları için teşekkür ederim.

Bütün bir insanlığın kurtuluşunun simgesi olan 1 Mayıs’a şan olsun!

Din Afyondur, Tersini İddia Etmek İlahiyatçıların İşidir

Sol Defter- Haber

2 Aralık 2010

 

“Din Afyondur, Tersini İddia Etmek İlahiyatçıların İşidir”

Emrah Cilasun

 

Emrah Cilasun’un Birgün’de bir süredir yapılan ‘sol ve din’ eksenli tartışmalara binaen kaleme alınıp gazeteye gönderilmiş, gazete tarafından ilk önce (23 Kasım’da) yayınlanacağı bildirildikten sonra, gazetenin yazarları ve okurları arasında sert tartışmalara yol açtığı için bu tartışmanın sürmemesine karar verilmesi ve dolayısıyla yazının beklemeye alınması üzerine Sol Defter’de yayınlanmaktadır.

***

DİN BİR AFYONDUR, TERSİNİ İDDİA ETMEK İLAHİYATÇILARIN İŞİDİR

″Tanrı veya tanrılar fikri, insanlık tarafından, hayal gücüyle, cehaletinden dolayı yazılmıştır. Bu, o zamandan beri binlerce yıl boyunca, halkın çoğunluğunu sömürme, hakimiyet altına alma ve cehaletin ve mantıksızlığın kölesi olarak tutma isteklerine hizmet etmek için iktidar sınıfları tarafından aralıksız sürdürülmüştür. İnsanlık için yeni bir dünya ve gelecek ve daha fazlasını yaratmak,  bu gibi sömürü sınıflarını devirip etkisiz kılmak ve sonsuza kadar  cehaleti ve mantıksızlığı geride bırakmak demektir.″ (Bob Avakian, Away With All Gods, Insight Press, s. 58)

Bu haykırış, 18. ya da 19. yüzyılda yaşamış bir Marksist’e ait değildir. Din’in, bütün bir toplumu muhasara altına alıp, tüm dünyayı tehdit eder hale geldiği; Hristiyan Faşizmi’nin yeşerdiği; ABD’nin içinden, bugün, yükselip gelmektedir. Bu haykırış, komünist bilimin mahir kuramcısı Bob Avakian’a aittir.

İlginçtir. Hemen hemen aynı dertlerden muzdarip olan Türkiye’de ise, sol adına bambaşka haykırışlara şahid olmaktayız. Acı gerçek şudur: Diğer meselelerde olduğu gibi, din meselesinde de, maalesef, komünist bilimin değil, esasen, bir biçimde dine sarılmış olmanın hükmü geçmektedir. Kızıl bayraklar altında artık, komünist devrimin değil, kimlik politikalarının, etnik özelliklerin ve burjuva demokrasisinin ehemiyetine vurgu yapılırken, din münakaşası, red üzerinden değil, dinin ya da falanca mezhebin tarafı olunarak yapılmaktadır. Kâh çatı partisi, kâh cemevi sosyalizmi, kâh komünist imam hayalleri, kâh Demokratik Cumhuriyet fikri, bu tür münakaşalar ortamında yeşermektedir.

Üst yapının bir parçası olarak din, Türkiye’de de, Cumhuriyet’in gerek kuruluş aşamasında gerekse sonrasında, ihtiyaca göre, zaman zaman öne çıkartılmış, zaman zaman geri plana itilmiş, ama her halukarda her dönem, sömürü sistemi için önemli işlev görmeye devam etmiştir. Türkiye’de, rejimin yapısal değişiklik için gerekli gördüğü din eksenli münkaşalarda, maalesef, kendini devrimci, ilerici ya da komünist addedenler, rejime, soldan akıl vermeye teşne olmaktadırlar.

Burhan Sönmez, 11 Kasım tarihli köşesinde, Marx’ın, din hakkındaki sözlerini alenen çarpıtarak, yeni konjonktürün ihtiyaçlarına uygun bir sol modeli oluşturma uğraşına, BirGün sayfalarından katkı sunmaktadır.

Şöyle buyurmuş Sönmez: ″’Din halkın afyonudur’ ifadesiyle bir arada değerlendirildiğinde, dine bakışta Marks’ın dinamik bir yaklaşıma sahip olduğu görülür. Çünkü din, hem ‘halkın afyonu’ hem de ‘gerçek ıstıraba karşı bir protesto’ olabilmektedir. ‘Afyon’ ifadesinden önceki ve sonraki cümleler arasında görülen fark, Marks’ın çelişkiye düştüğü anlamına gelmez, aksine bu konuya diyalektik bir bütünlük içinde yaklaştığına işaret eder. ″ (agy) (abç)

Sönmez’den aktardığım alıntının içinde, altını çizdiğim noktaları gözönünde bulundurarak, şimdi, Marx’ın meşhur tahlilini kesip biçmeden bir okuyalım:

″İnsan dini yaratır, din insanı yaratmaz. Bir başka deyişle, din, henüz kendini bulamamış ya da yeniden yitirmiş olan insanın kendi bilincinde oluşu, kendini duyuşudur. Fakat insan dünyanın dışında çömelmiş oturan soyut bir varlık değildir. İnsan insanın dünyasıdır: devlet ve toplum. Bu devlet, bu toplum, ters bir dünya bilinci olan dini yaratır, çünkü onlar ters bir dünyadır. Din o dünyanın genel teorisi, ansiklopedik icmali, halka yatkın mantığı, manevi namus meselesi, coşkunluğu, ahlaki onaylanışı, resmiyete bürünüşü, evrensel avuntu ve haklılık temelidir. Din insanın özünün hayalde gerçekleşmesidir, çünkü insanın özü somut gerçekliğe kavuşmuş değildir. Onun için dinle mücadele etmek, dolaylı yoldan o ters dünyayla -ki din o dünyanın manevi rayihasıdır [korkusudur]- savaşmaktır. Din, baskı altında ezilen yaratığın iç çekişi, kalpsiz bir dünyanın kalbidir; tıpkı, ruhsuz bir durumun ruhu olduğu gibi. Din, halkın afyonudur. Halkın sözde mutluluğu olarak, dinin, ortadan kaldırılması, halkın gerçek mutluluğu için şarttır. Dinin durumuyla ilgili aldanmacalardan vazgeçme dileği, aldanmacalara ihtiyaç gösteren bir durumdan vazgeçme dileğidir. Bundan dolayı, dinin eleştirilmesi, çile aleminin eleştirisini içinde taşır. O alemin hâlesi de dindir. ″ (Karl Marx, Hegel’in Hukuk Felsefesini Eleştiriye Katkı, Alman-Fransız Yıllığı, 1844)

Marx’ın saptaması, Sönmez’in pragmatizmine fırsat vermeyecek kadar, hakikaten, ″dinamik″tir. Hatta, Sönmez’in sözleriyle söyleyecek olursak, ″önceki ve sonraki cümleler arasında görülen fark″, Markx’ın çelişkiye düştüğü anlamına gelmez, aksine bu konuya ″diyalektik bir bütünlük içinde″ yaklaştığına işaret eder. Zira, bundan 150 küsur yıl evvel -dikkat buyrun, 150 yıl-, Komünist Manifesto’da, oldukça radikal içeriğe sahip olan şu sözler, aynı diyalektik bütünlüğün bir devamı olarak kaleme alınmıştır: ″Komünist devrim, geleneksel mülkiyet ilişkilerinden en köklü kopuştur; onun gelişmesi, geleneksel düşüncelerden de en köklü kopuşu içeriyorsa, buna hiç şaşmayalım.″

Marx’ın, din hakkında yaptığı saptamaya geri dönecek olursak, alıntının sonunda bahsi geçen ″çile alemi″, günümüzde, B-52 bombardıman uçaklarıyla şuraya buraya demokrasi yağdırarak, dünyanın ezilenlerine çile çektiren emperyalist/kapitalist alemin ta kendisidir. Ve bu alemin, en fazla sarıldığı geleneksel düşüncenin başında din gelmektedir. Dolayısıyla, sözkonusu alemin eleştirisi kaçınılmaz olarak dini de kapsamak zorundadır. Sosyalizm’deki geriye dönüşün ve komünizm yolunda buna eşlik eden aksaklıkların yarattığı boşlukta, emperyalizme karşı, kitlelerin, kökten dinciliğin girdabına sürratle girdiğini müşahade etmekteyiz. Tabii ki, emperyalizm, daha güçlü olan ve daha fazla zarar verendir. Yaptıklarıylada, kökten dincilerin safına daha fazla güç katmaktadır. Halbuki, aynı sömürü ve baskı değerleri üzerinde yükselen kökten dincilikle, emperyalizm arasında, özünde, niteliksel bir fark bulunmamaktadır. Her ikisi de gerici karanlık bir peçeyi, köleleştirmenin ve empoze edilmiş cehaletin gerçek zincirlerini temsil etmektedir.

Kürtaj yaptırtan kadınları, kürtaj yapan doktorları, otist oldukları için engelli çocukları öldüren ABD’deki Hristiyan Faşizm’le, kadınları recm eden Taliban arasında ne fark vardır? Darwin’in, okul kitaplarından def edilmesini talep eden Batılı din adamlarıyla, Darwin’i, ″Marxist-Terörist″ ilan eden Harun Yahya arasında ne fark vardır? Ya da kadını soyup, ona Tanga giydiren erkek ideolojisiyle, kadını Burkaya sokan erkek ideolojisi arasında ne fark vardır? Tüm bunlar, Komünist Manifsto’da kopulması gerektiği belirtilen, geleneksel mülkiyet ilişkileri üzerinde yükselen, geleneksel düşüncenin tezahürleridir.

Komünist Manifesto’yu kendilerine rehber edinenler açısından tüm bunlar, komünist bilimin tunç yasasıdır. Yakın tarihin içinde küçük bir gezintiye çıkıldığında, Türkiye’de birbirlerinin zıttıymış gibi gözüken, kendilerini sosyalist, komünist telakki edenlerle, geleneksel mülkiyet ilişkilerinin temsilcisi olan rejimin kurucusu, Mustafa Kemal’in, geleneksel düşünceleri sahiplenirken (mesela din meselesinde), ne gibi ortak paydaları paylaştıklarını görmek, haikaten, şayanı dikkatir.

Başından beri Antant’a, anti-komünistliğini ispatlamak için çabalayan Ankara Hükümeti, Mustafa Suphi ve yoldaşlarını Ocak 1921’de katlettikten sonra,  Şubat ayında, Londra’da yapılacak konferansa katılma hakkını elde eder. İşte bu ortamda, Philadelphia-Public Ledger muhabiri Clarence K. Streit, 26 Şubat 1921’de, Mustafa Kemal’e yazılı olarak 19 soru iletir. O sorulardan birtanesi ve Mustafa Kemal’in verdiği cevap aynen şöyledir: ″Türkiye’de bolşeviklik yani komünistlik, enternasyonalistlik hakkında vaziyetiniz nedir? ″ (Atatürk’ün Milli Dış Politikası, Kültür Bakanlığı Yayınları, c.1, s.259) ″Türkiye’de komünizm yoktur. Bütün cihan bizi milliyetçi olarak bilir. Milletimizin istiklalini, haklarını ve menfaatlerini müdafaa eden kimseler olarak öyleyiz de. Şayet Enternasyonalizm demekle bilumum milletlerin istiklal ve hukukuna saygıyı kastediyorsanız o zaman evet biz Enternasyonalistiz de.

″Diğer taraftan biz dinimize de bağlıyız. Milli ve dini ruha aykırı

olan komünizmin bizde nasıl bir tatbikat sahası bulabileceğini de anlamam. Böyle bir ihtimal ancak Türk Milletine karşı girişilen bir suikastın gerçekleşmesi halinde husule gelebilir. ″ (Atatürk’ün Milli Dış Politikası, c.1, s.270, 271)

Mustafa Kemal, savaştan sonra, yeni devletin hangi değerler üzerine bina edileceği münakaşasından hareketle, 7 Şubat 1923’de, Balıkesir Halkı’na, Paşa Camii’nde yaptığı konuşmada ise şunları söylemiştir: ″Millet! Allah birdir. Şanı büyüktür. Allah’ın selameti, iyiliği ve hayrı üzerinize olsun. Peygamberimiz Efendimiz Hazretleri, Cenabı Hak tarafından insanlara hakikatleri tebliğe memur ve resul olmuştur. Kanunu esasisi, hepimizce malumdur ki, Kur’anı azimüşşandaki nusustur [dogmalardır yani]. İnsanlara feyz ruhu vermiş olan dinimiz, son dindir. Ekmel dindir. Çünkü dinimiz akla, mantığa hakikate tamamen uyuyor ve denk düşüyor. Eğer akla, mantığa ve hakikate uymamış olsaydı, bununla diğer tabii ilahi kanunlar arasında zıtlık olması icap ederdi. Çünkü bütün kâinatın kanunlarını yapan, Cenabı Hak’tır.″ (Atatürk’ün Bütün Eserleri, Kaynak Yayınları, Cilt 15, s. 117)

1931’de, Cumhuriyet nesillerini yetiştirmek üzere, Eğitim Bakanlığı tarafından liselerde okutulmak üzere basılan ve büyük ölçüde Mustafa Kemal’in kaleminin izlerine rastlanan ve kimi Kemalist solcular tarafından, dinsizliğin deklare edilmesi olarak tanıtılan metinlerde ise, Muhammed hakkında şu satırları okuyoruz:

″Muhammed başlangıçta her halde şiddetli bir heyecana maruz oldu. Birtakım dini endişeler ve vicdani düşüncelerle samimi surette üzüldü. Muhammed namuskâr, samimi ve menfaat fikrinden uzak olarak ortaya atıldı. Onun gayesi ırktaşlarının ahlak ve dinini ıslah etmekti….

″Muhammed’i harekete geçiren ilk etken samimi heyecanlar olmuştur. Muhammed daha sonra irticalen dini hitabede bulunan vaiz oldu. Vaizlikten nebiliğe, nebilikten de nihayet Allah’ın Resulü haline geçti.

″İçinde yaşadığı insanların manevi menfaatı için büyük bir hakikat namına mücadeleye atılmış olan Muhammed, sonunda dini bir imparatorluğun mutlak reisi ve bütün dünyaya hâkim olmak iddiasını besleyen muharip bir dinin kurucusu sıfatıyla ömrünü bitirdi. Bu iki netice sadece Muhammed’in kendi manevi ve fikri kuvvetinin mahsulüydü.

″Muhammed’in yaydığı din, insanların kalbinde derin bir titreşim uyandırdı. O ölüp gittiği halde on üç asır sonra hâlâ İslamiyetin kalpten titreşim meydana getirmekte olduğu hissolu-nuyor. ″ (Atatürk’ün Bütün Eserleri, Kaynak Yayınları, Cilt 24, s. 64-65)

Mustafa Kemal’den, aktardığım üç farklı döneme ait olan alıntılar, dikkatli okunduğu taktirde, Türkiye’nin yeni palazlanmakta ve devlet olma uğraşındaki komprador burjuvazisinin, kati surette dine karşı olmadığının kanıtır. Doğası gereği, kesinlikle her konuda olduğu gibi, din meselesinde de rejim, son derece pragmatisttir. İhtiyacına göre, dine, önem atfetmektedir. Fakat katiyen ataist değildir ve dini karşısına almaya hiç niyeti yoktur. Bilakis, üzerinde oturduğu sömürü düzeninin ihtiyacı gereği dine muhtaçtır.

Takdir edersiniz ki, durum bugünde farklı değildir. Hakim sınıflar ve onlara ait olan devletin tüm kurumları, din konusunda her gün hassasiyetlerini belirtip duruyorlar. AKP, dine ne denli angaje ise, türbana dolanan CHP ve onun fatiha okuyan başkanı da o denli, dine angajedir. Pekii ya Türk Silahlı Kuvvetleri? Hakikaten, ordunun dinsiz olduğu ya da, ordunun dine ihtiyaç duymadığı düşünülebilir mi? Dolayısıyla, devletin silahlı gücünü teşkil eden, kendisini ″peygamber ocağı″ diye adlandıran bir kurumun, dine karşı olması düşünülemez.

Fakat öyle gözüküyor ki, dine ihtiyaç sadece devlet katıyla sınırlı değildir. Burhan Sönmez gibi, kendini sosyalist, komünist telakki eden bilumum şahıs ve örgütün, Mustafa Kemal’in pragmatistliğini aratmayacak kadar, dine methiyeler dizdiklerini, birbirleriyle yarışmakta olduklarını müşahade etmekteyiz.

Mesela, İslamcı kesime şiddetle karşı olduğu iddia edilen Nasyonal Sosyalist, İşçi Partisi’nin lideri Doğu Perinçek, 3 Eylül, 2006’da Aydınlık’a verdiği ″Hz. Muhammed’de, Mao’ da putları yıktı″ başlıklı mülakatta şöyle diyor: ″Turan Dursun ile her konuda aynı değildik. Bazı konularda görüş farklılıklarımız vardı. O İslamiyet’e tarihsel bakmıyordu. Yani Turan Dursun diyordu ki, ‘İslamiyet’in bu hükümleri bugün uygulanamaz.’ Bugün açısından bir yere oturtup, tarihsel olarak da İslam’ın oynadığı rolü reddediyordu. Bizim görüşümüz ise o zaman -ki Turan Dursun ile ben bunu çok tartışmışımdır- İslamiyet’in tarihte devrimci ve ilerici bir rol oynadığıydı.″

İlginçtir. Din’e devrimci ve ilerici bir rol atfetme arzusu, Doğu Perinçek’in tam zıddıymış gibi olma iddiasındaki Birikim dergisi çevresinde de görülmektedir. Bahsi geçen derginin 2009 Ağustos-Eylül ayları sayısında Dilek Zaptıçıoğlu imzalı, ″Tanrı’ya aşağıdakilerin penceresinden bakmak″ başlıklı makalede şöyle denmektedir:

″Solun ve ‘direniş ilahiyatı’nın iki farklı değil, tek bir çıkış noktasına sahip olduğunu düşünüyorum: Dünyaya aşağıdakilerin penceresinden bakmak. Peygamberlerin Bu Dünya’da yoksul ezilmiş ve yalnız insanların yanında olduğunu, inancın ancak ezilenlerin insanlaşması için gösterilecek çabada yaşadığını ve bu çaba hiç bitmiyeceği için de, asla yok olmayacağını bilmek.″  (Birikim, sayı: 244/245, s. 59)

Komünizmin, proletarya diktatörlüğü tecrübelerine ağız dolusu küfürler savurup, devrim önderlerini, ″puta″ ya da ″peygambere″ benzetenlerin, bu dünyanın ezilmişlerine, onların, yanlarında olan bir peygamber önermeleri, başlı başına bir komedi şaheseridir. Fakat daha da önemlisi, Zaptçıoğlu, din afyonunun transında yazdığı anlaşılan satırlarında, ezilenleri, bir başka biçimde prangaya vurmaktadır. Peygamberleri, ezilenlerin yanında göstererek, bu arada dini de, gökten yere indirerek, sol söylemli bir din yorumu yapmaktadır. Bu, sömürü sisteminin devam etmesini bir başka biçimde istemektir. Ezilenleri, böylesi bir din yorumu üzerinden tekrar prangaya vurmaktadır.

Lenin’in de dediği gibi, “‘Din halkların afyonudur’. Marx’ın bu yargısı din konusunda tüm marksist anlayışının kilit noktasıdır. Marksizm her zaman için dini ve kiliseleri, mevcut her türlü dini kurum ve kuruluşları, sömürüyü savunmaya ve işçi sınıfını sarhoş etmeye yarayan gerici burjuva organları olarak görmüştür.” (Lenin, Karl Marx ve Doktrini, Bilimve Sosyalizm Yayınları, s. 118)

Zaptçıoğlu’nun, ezilenleri, insana yakın dinle sarhoş etmeye çalışması, en az bir Mustafa Kemal, en az bir Perinçek kadar tehlikelidir. Birikim yazarının bu önerisi, aynı parametre üzerinde hareket eden Taraf gazetesi ve onun yazarları tarafından da paylaşılmaktadır. Gazete’nin Tony Cliff’ci yazarı alenen şu akıllara durgunluk verecek tespiti yapabilmektedir:

″İslam, kemalist devletin ‘düşman’ olarak gösterdiği, işçi sınıfını ve her tür muhalefeti bölmek için kullandığı en temel unsur (ki, bunun doğru olmadığını yukarıda Mustafa Kemal’den verdiğimiz alıntılarla ispat ettim. E.C). Bugün, işçi sınıfı da dahil olmak üzere nüfusun büyük bir kesimi kendini “şeriatçı” değil ama “Müslüman” olarak tanımlarken, tanrı tanımazlığı önkoşul olarak dayatan bir solun küçük kalmaya mahkûm olduğu açık değil mi?″ (Roni Margulies, Taraf , 17.02.2010)

Türkiye’de, sabahtan akşama kadar, hayatın her alanında din propagandası yapılmaktadır. “Bakara suresinin ikiyüz altmışıncı ayeti kelimesinin bir kısmı bir miktar suya okunur, sudan biraz alınıp tenasül uzvuna serpilir ve suyun kalanı içilir” (Ahmet Mahmut Ünlü, Her Bir Uzuv İçin Şifa Ayetleri, Arifan Yayınları) türünden hurafeler, sosyal hayatın her gözeneğine sızmaktadır. Tüm bir entelektüel camia, dini istibdatın muhasarası altındadır. Her önüne gelen, adının önüne akademik ünvan koyup, Evrim bilimini değil, Yaratılış efsanesinin doğru olduğu vaazını vermektedir. Tüm bunlar gözönünde bulundurulacak olunursa, birbirlerinden çok farklı olma iddiasındaki, Doğu Perinçek, Dilek Zaptçıoğlu, Roni Margulies ve Burhan Sönmez’in önerileri, devrimcileri ve bir bütün olarak ezilenleri, aslında, küçük kalmaktan da öte, ölüme mahkûm etmektedir.

Vaktiyle, Lenin ve partisi, küçük kalmayı göze alıp, açıkça “…Proletarya burjuva demokratik devrimimizin öncüsüdür. Partisi bütün ortaçağ kalıntılarına karşı verilecek savaşın ideolojik öncüsü olmalıdır. Bu kalıntıların içine ise, eski resmi din gibi, onu yenileştirmeye, değiştirmeye, başkalaştırmaya yönelik bütün çabalar da girer…

“…Parlamento kürsüsünden dinin halkların afyonu olduğunu söylemekle fraksiyonumuz son derece isabetli hareket etmiştir; bu suretle, din konusunda bütün Rus sosyal-demokratlarına örnek olması gereken bir davranışta bulunmuştur” (Lenin, Karl Marx ve Doktrini, Bilim ve Sosyalizm Yayınları, s. 128-129) demeseydi, acaba, 1917’de,  iktidara yürürken, geniş yığınların desteğini alabilir miydi?

ÇERKESLER KİTABINA İLİŞKİN BİRKAÇ ELEŞTİREL GÖZLEM

”ÇERKESLER” KİTABINA İLİŞKİN BİRKAÇ ELEŞTİREL GÖZLEM ve RESMİ TARİHTEN SIZANLAR

Emrah Cilasun
Virgül Dergisi, Ekim 2004

 

Kemal Karpat, bugünkü Türkiye nüfusunun %40 ila 50’sinin Balkan ve Kafkas kökenli olduğunu belirtmektedir (K.H. Karpat, “Turks Remember Their Ottoman Ancestor”, in K.H. Karpat (ed), Ottoman Past and Today’s Turkey, Leiden, Boston-Köln, 2000, s. XVI ). Cumhuriyet Türkiye’sinin, azınlık milliyetleri ve ezilen ulusu inkar ettiği ve/veya onları, tek bir kalıba döküp, yekpareleştirmeye zorladığı göz önünde bulundurulacak olunursa, Karpat’ın yukarıdaki belirtisinin önemi ortaya çıkmaktadır. Hal böyle olunca, Türkiye’de yaşayan azınlık milliyetler üzerine tarihsel bir araştırmanın -Hamit Bozarslan’ın değimi ile- “serinkanlı” yapılmasının gerekliliği, bilimcilerin önünde bir zorunluluk olarak durmaktadır.

Arsen Avagyan’ın Çerkesler (Arsen Avagyan, Osmanlı İmparatorluğu ve Kemalist Türkiye’nin Devlet-İktidar Sisteminde Çerkesler, Belge Yayınları, Ocak 2004.) adlı kitabını okumaya başladığımda “serinkanlı” çalışmaya duyduğum özlemle, epey heyecanlandım. “Osmanlı İmparatorluğu ve Kemalist Türkiye’nin Devlet-İktidar Sisteminde” üst başlığını taşıyan bu iddialı doktora tezinin, geçmişten buyana hasıraltı edilmiş kimi gerçekleri su yüzüne çıkartacağını umut ettim.

Teşvik edici sorular

Bu satırların yazarı, etnik kökeninde bir miktar Çerkesliği de taşısa, katien bir Çerkes milliyetçisi değildir. Çerkes uzmanı ise hiç değildir. Amatör bir tarihçi ve araştırmacıdır. Bunları belirtiyorum zira, Avagyan’ın kitabının birinci bölümü (“Kuzey Kafkas Müslüman Boylarının Osmanlı İmparatorluğu Topraklarına Göçertilme Nedenleri ve Bu Yer Değiştirmenin Seyri”) ve ikinci bölümü (“Osmanlı İmparatorluğu Devlet Erkinde II. Abdülhamid ve İttihat Terakki Döneminde Çerkes Siyaseti”), yüzeysel bilgilerimle, önsezilerimle, kurguladığım hipotezleri önemli ölçüde teyit etmiştir. Kitabın en önemli yanı, Rusya ile Osmanlı arasındaki çıkar çatışmalarının dişlileri arasında Çerkeslerin nasıl öğütüldüğünü bütün çıplaklığı ile sergilemesidir. Avagyan, Osmanlı İmparatorluğu’nun “dağlılar” için döktüğü gözyaşlarının sadece sahteliğini ispat etmekle kalmıyor bilakis, onca zorluklarla dolu göçün (salgın hastalıklar, entegre kampları, kitlesel ölümler vb.) ardından, İstanbul’un, bu insanları neden ve niçin coğrafyasının en sorunlu bölgelerine yerleştirip, tabasına aldığını sorgulamaktadır. Avagyan’ın çalışması, harem üzerinden oluşan “akrabalık” ilişkisinden, sistemin üst yapı kurumlarında Çerkes soylularının entegre edilişine, nihayet, göçertilenlere Osmanlı’nın gösterdiği “şevkat”e kadar birçok faktörün, Çerkeslerde düzene nasıl biat edişi beraberinde getirdiğini deşifre etmektedir.

Osmanlı toplumundaki görev dağılımında, payına savaşçılık düşen Çerkeslerin orduda nasıl da yükseldiklerini belgeleyen kitap, haksızlığa uğramış bir milli azınlığın (Çerkeslerin), düzen tarafından bir başka milletin (Ermenilerin) soykırıma uğratılmasında nasıl kullanıldığını, tarihsel nedenleriyle ifşa etmektedir. Hem sağda hem de solda, siyaset, cemaat ve etnik aidiyetin iç içe geçtiği Türkiye’de, acaba, -1960-90 arası yaşanılan kanlı saflaşmalarda- Yozgat’tan Maraş’a kadar uzanan coğrafyada, Çerkeslerin büyük çoğunluğunun, faşist ya da gerici-muhafazakar safta yer almalarının perde arkasında, tehcir ve taktile uğrayan Ermenilerin yaşadıkları topraklara iskan edilmelerinin tarihsel izleri var mıdır? Avagyan’ın kitabının birinci ve ikinci bölümleri, okuyucuyu, bu türden bir dizi soruların sorulması için adeta teşvik etmektedir.

Sınıflar nerede?

Fakat ne ilginçtir ki, Avagyan okuyucuyu, bu cins soruları sormaya teşvik ederken, bütün Çerkesleri, topyekün bir kefeye koymaktan çekinmiyor. 289 sayfalık kitabı bitirdiğinizde Çerkeslerin sizde bıraktığı intiba, “eşkiya”lık ve “katil”likle dolu bir sicil dosyası. Bir bilimci açısından “iyi ulus” olamayacağı gibi “kötü ulus” olamayacağı da su götürmez bir gerçektir. Ancak Avagyan, burada, maalesef Türk resmi tarihinin yekpareciliğini tersinden üstlenmiş oluyor. Tabii böylece kitabın üçüncü bölümünün (“Çerkeslerin Milli Kurtuluş Hareketine Katılmaları 1919-1923”) üzerine bilimsel titizlikten uzak bir yaklaşımın gölgesi düşüyor.

Avagyan’a göre Milli Mücadele’de sınıflar yok; Bir yanda Ankara bir diğer yanda İstanbul ve bunların arakasında bulunan büyük güçler ve tabii bir de, bu kampların birbirlerine karşı ilk başta kullandıkları kitlesel güce sahip “eşkiyalar” (yani Çerkesler) var. Halbuki Avagyan’ın sıkca gönderme yaptığı Doğan Avcıoğlu bile, “para eşraftan can köylüden” (Doğan Avcıoğlu, Milli Kurtuluş Tarihi, c.3, İstanbul Matbaası, 1974, s. 1011) diyerek Milli Mücadele’nin iki kutbunu kabullenmek zorunda kalmıştır. Türk resmi tarihi, 1919-23 yıllarına damgasını vuran, keşmekeşliği, çıkar çatışmalarını ve hatta bütün bunların bir tezahürü olan iç savaş faktörünü görmemeyi bir avantaj telakki etmiştir. Onun içindir ki, resmi tarih, esas olarak Milli mücadelenin “milli” boyutuna vurgu yapmaya bayılır.

Japon tarihçi Yamauchi Masayuki ise, işgale karşı çarpışan güçleri “konformistler” ve “nonkonformistler” diye ikiye ayırmaktadır. (Yamauchi Masayuki, “Reflections on the social Movements during the National Liberation War of Turkey: A Tentative Analysis of Partisan Activities in Western Anatolia”, Journal of Asian and African Studies, No.15, Tokyo, 1978, s.16/31-32) Masayuki, Milli Mücadele’nin ilk yıllarında sivil ve askeri bürokrasi içersinden gelenlerin başını çektiği, “yukarıdan” yapılan örgütlenme (“konformistler”) ile, çok çeşitli nedenlerden ötürü kurulu düzene vaktiyle baş kaldırmış olan, asker kaçaklarının, zeybeklerin, efelerin, hapisane firarilerinin, ordudan atılmış küçük rütbeli subayların, velhasıl “belalılar” takımının “aşağıdan” oluşturdukları direnişin (“nonkonformistler”) varlığına dikkat çeker. Bugün elimizdeki verilerden yola çıkarak, Masayuki’nin değindiği ikinci gurubun (“nonkonformistler”in) daha Birinci Cihan Harbi’nin sonlarına doğru, hangi siyasal ve iktisadi koşullardan ötürü neden, niçin ve nasıl yeşerdiğini görebiliriz. Mustafa Kemal’in, 20 Eylül 1917’de kaleme aldığı bir rapor, sanırım, yukarıda değindiğim siyasi ve iktisadi şartları çarpıcı ifadelerle ortaya koymaktadır. “Hükümetle halk arasındaki bağlar tamamiyle çözülmüştür. Halk dediğimiz şey, bugün kadınlardan, sakat erkeklerden ve çocuklardan ibarettir. Bunların hepsinin gözünde Hükümet, kendilerini açlığa ve ölüme sevkeden kuvvettir. İdari mekanizma, otoritesini kaybetmiştir. Umumi hayat anarşi içindedir. Hükümetin attığı her adım, halkın kendisine karşı olan nefretini arttıracak yolda tesirler yaratmaktadır. Bütün memurlar rüşvet kabul ediyor ve her türlü yolsuzluğa alet olmaya hazır bulunuyor. Adalet mekanizması tamamiyle durmuştur. Emniyet kuvveti işlemez haldedir. İktisadi hayat korkunç bir süratle çöküntüye doğru gidiyor. Ne halkın, ne de hükümet memurlarının yarına güvenleri yoktur. Yaşamak zorluğu, en iyilerin ve en namusluların mukaddeslik duygularını sarsıntıya uğratıyor. Harp daha çok zaman devam ederse, bütün kısımları zaten felce uğramış olan hükümet binası ve hanedan birdenbire çökebilir.” (Atatürk’ün Bütün Eserleri, c.2, Kaynak Yayınları, İstanbul, 1999, s.120-125)

Tehlike kimin için?

Burada sorulması gereken en önemli soru, Mustafa Kemal’in belirttiği durum kimin için tehlike oluşturmaktadır? Savaşta daha da yoksullaşan geniş köylü kitleleri, hatırı sayılır işçi sınıfı ve halkın bir unsuru olan asker kaçakları, zeybekler, efeler, hapisane firarileri, ordudan atılmış küçük rütbeli subaylar, velhasıl “belalılar” takımı için mi? Sanmıyorum. Zira, Mustafa Kemal gibi bir “erkan-ı harp” mensubunu telaşa düşüren, “felce uğramış olan hükümet binası ve hanedan”ın çökmekle karşı karşıya bulunduğu gerçeğidir.

Mustafa Kemal’in bahsettiği ortamda, zenginleri haraca bağlayan, askeri birliklere saldıran, ve adına devlet yöneticileri tarafından “şaki” denenleri resmi tarihin görmek istememesi ve/veya onları aşağılaması anlaşılabilir. Fakat bırakalım sıradan bir tarih çalışmasını bir yana, hele hele bir doktora tezinde, aynı devlet argümanlarıyla kalem oynatmak nasıl açıklanabilir? Avagyan çalışmasında, maalesef, 1919-23 arası dönemde Milli Mücadele’nin saflarındaki bu ciddi farklılığı görmediği gibi, bir de üstüne üstlük resmi tarihin üslubunu kullanmakta da bir beis görmüyor. Avagyan, bu insanlara “eşkiya” diyor. Tabii bu “eşkiya”ların başında da, -tıpkı resmi tarihin yaptığı gibi- Çerkes Ethem’i görüyor. Ben burada tartışmayı boğmamak için, Ethem Bey, “eşkiya” mı değil mi gibi bir polemiğe girmeyeceğim. (Bu konuda dahil olmak üzere Ethem Bey’i tüm yönleriyle irdelediğim,“Bâki İlk Selam” -yabancı arşiv belgelerinden ve kendi kaleminden- Çerkes Ethem, (Belge Yayınları, Mart 2004) adlı kitabıma bakılabilir.) Fakat kaçınılmaz olarak, Avagyan’ın Ethem Bey’i ele alırken, bilimsel titizlikten nasıl uzak düştüğüne ilişkin birkaç örnek vereceğim.

Hatalar ve vahim hatalar

Avagyan, Ethem Bey’e gönderme yaparken yegane kaynak olarak, Çerkes Ethem Anılarım ( Avagyan, kitabının Biblografya bölümünde kaynak kitabı, “Çerkes Ethem Anılarım, İstanbul, 1998” şeklinde veriyor. Berfin Yayınları tarafından yayınlanan bu kitabın evveliyatı 1962 senesine uzanır. İlk defa kitabı yayınlayan Dünya Yayınlarıdır. Ve kitabın özgün ismi Çerkes Ethem’in Ele Geçen Hatıraları dır. Çerkes Ethem’in Ele Geçen Hatıraları, oldukça sorunludur. Önsöz’de, “Çerkes Ethem hatıralarını Atina’da yazmıştır. Bu hatıraların bir kopyesi sonradan affedilerek memlekete dönen bir arkadaşında kalmıştı. İşte ondan aldığımız hatıraları yayınlıyoruz” denmektedir. Aynı Önsöz’de, “Ele Geçen Hatıralar”a bir sansür uygulandığı da şu sözlerden anlaşılmaktadır: “Hatıraların bir kısmı kendisini tenkit edenlere küfürden ibaret. Bu kısım okunmağa bile değmez.” s.6 ) adlı kitabı, kullanıyor. Parantez içersinde de belirttiğim gibi bu kitap sorunludur. Fakat biran için bu kitabın, Ethem Bey tarafından kaleme alınmış olduğunu var sayalım. Bu taktirde bile Avagyan, Ethem Bey’e gönderme yaparken bir tarihçinin göstermesi gereken titizliği maalesef, gösteremiyor. İşte bir örnek. “Alaşehir’de ise, toprağı kazdırıp yeni gömülen kadın ve kızların cesetlerini, sırf çetecilerin ziynetlerini almaları için mezarlarından çıkarttırmıştır.” ( Avagyan, age, s. 194)

Şimdi bir de Avagyan’ın gönderme yaptığı, Ethem Bey’in olduğu söylenen “ele geçen hatıralar”ına bir bakalım:

“Alaşehir’de, para vermedikleri için yataklarında boğulan karı koca, ırzlarına tecavüzden sonra öldürülüp gömülen kızların ve bazı Alaşehirlilerin cesetlerini gömülü bulundukları yerlerden çıkarttık. Bu arada gasp edilen para ve mücevherler de yine gömüldükleri yerlerden çıkartıldı.

“Bütün bunları yapanlar, Mustafa Bey’le adamlarından Alaşehirli reji kolcubaşısı Salih ve yirmi beş kişiydiler… Cinayet eserlerini kendi elleriyle kuyulardan çıkarttım. Ondan sonra da idam sehpalarının başına getirttim.” ( Çerkes Ethem Anılarım, Berfin Yaıynalrı, İstanbul., 1998, s. 14-15 )

Avagyan’ın yorumu ile Ethem Bey’e ait olduğu söylenen satırlar arasındaki fark son derece net ve ortadır. Benim herhangi bir yorum yapmama gerek kalmıyor. Burada acı olan, bir tarihçinin “eşkiya” diye adlandırılan Ethem Bey’e karşı resmi tarihin cephanesi ile ateş etmeye kalkışmasıdır.

Üzülerek belirtmek gerekir ki, Avagyan’ın Ethem Bey’e ilişkin bilimsel ve titiz araştırmacı olmayan yaklaşımı sırf yukarıdaki örnekle sınırlı değildir. Bir başka, örnek verelim. İzmir’de, 24 Ekim 1921 senesinde, İngilizlerin ve Yunan işgal kuvvetlerinin himayesinde, “Şark-ı Karib Çerkesleri Temin-i Hukuk Cemiyeti”nin (Yakın Doğu Çerkeslerinin Haklarını Sağlama Derneği) kongresi yapılır. Avagyan’a göre, “Ethem teslim olduktan sonra, Yunan komutanlığı, Ethem gibi bir Çerkes lideri ellerinde olduğu için, Batı Anadolu’nun Çerkes topluluğunu kullanabileceklerine karar verdi. İngilizlerin de desteğiyle 24 Ekim 1921’de İzmir’de, Çerkeslerin Yunan Ordusu’na desteğini sağlamak amacıyla bir ‘Çerkes Konferansı’ düzenlendi.” ( Avagyan, age, s. 210)

Avagyan’ın bu konuda yegane kaynağı Tarık Zafer Tunaya’dır. ( Tarık Zafer Tunaya, Türkiye’de Siyasal Partiler, Hürriyet Vakfı Yayınları, İstanbul, 1986, c.2) Söz konusu Çerkes Kongresi’ni belgeleriyle birlikte gün ışığına çıkartan Tunaya, Avagyan’ın kurduğu kongre-Ethem Bey ilişkisini kurmamaktadır. Tunaya’ya göre, “Bu gelişmelerin Anzavur ve Çerkes Ethem olaylarını kapsayıp kapsamadıkları üzerinde durulabilir… Çerkes Ethem eylemlerine gelince, Müdafaa-i Hukukçular arası bir iç çatışmanın sonucu olmuşlardır. Çerkes Ethem’in ve kuvvetlerinin Yunanlılara katılması da, Cemiyetçe güdülen Çerkes sorununa bağlanamaz.” ( Tunaya, age, s. 609) Fakat Avagyan, böylesi bir bağlantıyı kurmakta o denli heveslidir ki, -doktora tezinin en vahim hatalarından birini yaparak- “Kongrede Çerkes Ethem bir konuşma yaptı” diyebilmektedir. (Avagyan, age, s. 211) Bırakalım Tunaya’nın kitabında yayımladığı kongre belgelerinin altındaki 23 adet imzanın içersinde Ethem Bey’in adının bulunmamasını bir yana, aynı Tunaya’nın kitabında Ethem Bey’in bu kongrede konuştuğunu belirten tek bir cümle dahi yoktur. Olamaz da. Zira, Ethem Bey, kongreden yaklaşık 6 ay evvel (25 Nisan 1921’de) İzmir’i terk edip Atina’ya geçmiştir. ( Emrah Cilasun, age, Fransız Belgeleri 5, s. 197)

Tarihleri doğru okumanın gerekliliği

Avagyan, yanlış yaklaşımını Ethem Bey’in Bolşeviklerle ilişkisini ele aldığı bölümde de sürdürmektedir. Yazar bu bölümde de, tarihleri ve olayları birbirine karıştırıyor, gelişmeleri kendi başına irdelemiyor ve sanki ele aldığı noktalar birbirlerinin doğal sonucuymuş gibi başlıyor “tarih” anlatmaya. Ortaya, böylece hem Ethem Bey’in ve hem de Türkiye’de komünist mücadelenin yanlış bir tablosu çıkıyor.

Avagyan’ın burada ilk hatası, kurgusuna ilk önce, Mustafa Kemal’in kurdurttuğu resmi TKP ile başlaması. Ardından Yeşil Ordu’ya geçmesi. Bu kurgu sırasının yanlışlığına birazdan değineceğim, fakat, yazar bu tarih sıralamasının yanlışlığının yanı sıra, gizli TKP’e ise (Mustafa Suphi TKP’si değil) hiç değinmiyor.

Yeşil Ordu’nun kuruluş tarihi, Mayıs 1920’dir. ( Mete Tunçay, Türkiye’de Sol Akımlar-1 (1908-1925), c.1, BDS Yayınları, İstanbul, 1991, s.84) Avagyan’ın iddia ettiği, “Enverci sayılan Yeşil Ordu”nun, (Avagyan, age, s. 207) Enver Paşa ile hiç ilgisi yoktur ( Yamauchi Masayuki, The Green Crescent Under The Red Star, Enver Pasha in Soviet Russia 1919-1922, Tokyo, 1991. Enver Paşa ile diğer İttihatçılar arasındaki yazışmaların orjinal haliyle verildiği bu kitapta, İttihatçı liderlerin hele hele Enver Paşa’nın bu örgüt ile ilişkisini gösteren tek bir belge bulunmamaktadır.) . Tamamen Mustafa Kemal’in rızası ile kurulmuştur. ( Doğan Avcıoğlu, Milli Kurtuluş Tarihi, c.2, İstanbul Matbaası, 1974, s. 559) Doğrudur kurucularının hepsi İttihatçı saflardan gelmektedir. Örgütün kuruluş amacı, geniş halk yığınlarının, erkanı harplere duyduğu güvensizliği bertaraf edip onları Ankara’nın yanına çekebilmek ve iç isyanlarla baş etmektir. Örgüt kısa sürede ikiye bölünmüştür. Ethem Bey bu dönemde teşkilata katılır. Radikal kanat, Rusya’dan gelen Şerif Manatov’un önayak olmasıyla gizli Komünist Partisi’ni kurmuştur. Parti’nin kuruluş tarihi, Temmuz 1921’dir. Parti, radikal programıyla (Gizli Parti’nin programında, “İngiliz politikasının aleti olan Hürriyet ve İtilafçılar’ın onursuz İstanbul hükümetine karşılık, eski İttihatçılar’ın maskeli olarak kurdukları Kuva-yı Milliye hükümetinin de komünizmden yana görünmeye çalışmakla birlikte, gerçekte aldatıcı bir milliyetperverliği temsil ettiği, TKP’nin ise her iki hükümetle de hiçbir ilgisinin olmadığı belirtilmektedir.” Bakınız, Mete Tunçay, Türkiye’de Sol Akımlar, c.1, BDS Yayınları, İstanbul, 1991, s.97), çok kısa süre içersinde, kurduğu teşkilatlarla, işçi sınıfı ağırlıklı Eskişehir’de yürüttüğü faaliyetlerle, Mecliste bulunan Halk Zümresi gurubuyla, Ethem Bey’in önderliğindeki Kuavayı Seyyare içersinde sahip olduğu prestij ve Ethem Bey’in finanse ettiği Yeni Dünya gazetesi ile Ankara’daki yönetimin gözüne batmıştır. (Cilasun, age, s.49-51) Özetin özetini vermeye çalıştığım bütün gelişmelerin ardından, Mustafa Kemal, kontrolü elden bırakmamak için bir yandan komünistlere karşı şeker ve sopa politikası uygulamış, diğer yandan da 18 Ekim 1920’de, resmi Komünist Partisi’ni kurdurtmuştur.( Tunçay, age, s.205) Mustafa Kemal, Ethem Bey’i – Avagyan’ın yanıldığı gibi Eylül’de değil (Avagyan, age, s.205)- 1920 Ekim’inin sonlarında resmi partiye bir mektupla davet etmiştir.( Atatürk’ün Bütün Eserleri, c.10, s. 82)

 

Sovyetlerin tavrı

Zamanın Sovyet Rusya’sı, Ethem Bey’e karşı yılan eğrisi bir politika izlemiştir. Örneğin ilk başlarda Ethem Bey’in finanse ettiği Yeni Dünya gazetesini, “Komünizm’in, ona bir Müslüman ahlâkı atfeden, ilkel ve bilisiz, fakat nispeten dürüst yorumları” şeklinde tanımlanmış (Tunçay, age, s. 85), daha sonra, Ethem Bey ile Ankara’nın arasının açılmasının ardından ilk başlarda Ethem Bey ile sıkı temasta olan Sovyet temsilcisi Upmal, Mustafa Kemal ile yaptığı 1 Ocak 1921 tarihli görüşmede -Mustafa Kemal’in, Ethem Bey’in arkasında Sovyetlerin bulunduğunu ima etmesine karşılık- Ethem Bey’i, “ilkesiz anarko-Bolşevizimden sultancılığa dönmekle” suçlamıştır. (Mustafa Kemal- Upmal görüşmelerinin tüm metni için bkz. Atatürk’ün Bütün Eserleri, c.10, s.233-239/317-328) Dolayısıyla, Sovyetlerin o günlerde izlediği tutarsız politikayı arkasına alarak Avagyan’ın, “Ethem’in Bolşevik yanlısı faaliyetlere bu denli sürüklenmesinde Kemalist hükümetin payı olduğu” (Avagyan, age, s. 205) şeklindeki iddiasına Upmal’i, “şahit” göstermesi mümkündür. Bu iddia, Sovyet tarihçi Noviçev’in, Ethem Bey’i, “Kemalist provokatör” (Yalçın Küçük, Türkiye Üzerine Tezler, c.2, Tekin Yayınları, İstanbul, 1979, s. 710) olarak tanımlamasını hatırlatmaktadır. Fakat kim tarafından söylenirse söylensin, bu iddianın tarihi gerçeklerle bir alakası yoktur. Zira o halde, Ethem Bey’e karşı, Kemalist hükümet tarafından Aralık 1920’de başlatılan tasfiye hareketine karşı, THİF’in ( Türkiye Halk İştirakiyun Fırkası gizli TKP’nin daha sonra legalleşerek 7 Aralık 1920’de aldığı addır. Bakınız. Mete Tunçay, age, s. 97) daha alt kesimlerinin Ethem Bey’in yanında yer almalarını, örneğin, Ankara’dan, Ethem Bey’in üzerine gönderilecek olan bir tren dolusu kuvvetin hareketini engellemek için demir yolu işçileri arasında örgütlenen grevleri, Eskişehir’de, “kirli gürûh”a karşı Bolşevizm’in safında yer alınmasını talep eden bildirileri neyle açıklayacağız. (Emrah Cilasun, age, s. 56) Yoksa bu tarihi gerçeklerin arkasında da başka “Kemalist provokatör”ler mi vardı?

Ethem bey ‘Enver’ci miydi?

Avagyan’ın bir başka iddiası da Ethem Bey’in Enver yanlısı olduğudur. (Avagyan, age, s.207, 210) Yazar ardını araştırmadan ve sorgulamadan burada da, bol miktarda resmi tarihin cephaneliğinden faydalanmaktadır. Mustafa Kemal’in, Kazım Karabekir’in çizdikleri Ethem tablosunu olduğu gibi doktora çalışmasının satır aralarına yerleştirmektedir. (Avagyan’ın başvurduğu diğer bir kaynakta Cemal Kutay’dır. Pan Türkist çizgisi bütün çalışmalarına sirayet etmiş olan Cemal Kutay’ın ise Ethem Bey’i -uysa da uymasa da- zorla “Enverci” göstermesinde garipsenecek hiçbir şey yoktur. Kutay’ın bu akıllara durgunluk veren iddiasının tamamen gerçek dışı olduğu belgelerle çürütülmüştür. Bakınız. Emrah Cilasun, age, s. 77-80)

Mustafa Kemal’in, Ethem Bey’i tasfiye ederken “Bolşevik”liğin yanı sıra bir de “Enverci” suçlamasında bulunması doğaldır. Çünkü, Ethem Bey ve komünistlerin tasfiyesinin ardından, Mustafa Kemal’in hedeftekiler listesinde Enverciler bulunmaktadır. Yıllar sonra anılarını yazan Kazım Karabekir’in de, adı “hain”e çıkmış Ethem Bey hakkında “Enverci” diye suçlamada bulunmasına şaşmamak gerekir. Çünkü “İzmir Suikastı Davası”nda yargılanarak, adı İttihatçıya çıkan ve böylece bir komploya kurban giden bu paşanın, resmi tarihle fazla ters düşmeden (örneğin Ethem Bey meselesinde Mustafa Kemal ile hem fikir olarak), yeni Türkiye’nin bir değil birkaç kurtarıcısı olduğunu göstermesi gerekmektedir. Burada şaşılması gereken, bilimsel bir çalışmayı yapanın, tarafların tümünü yeterince araştırıp sorgulamamasıdır.

Mustafa Kemal ve Kazım Karabekir, Ethem Bey’e nazaran çok daha İttihatçıydılar. Her ikisinin, Talat ve Cemal paşalarla olan ilişkileri bilinmektedir. Ethem Bey ise, İttihatçıların düşün dünyasından yaşamının sonuna kadar etkilenmesine rağmen, İttihatçı önderlere karşı tavrını, daha 1919’da -İzmir valisi Rahmi’nin oğlunu neden kaçırdığını anlattığı mektubunda- almıştır. (“Eminim ki, Rahmi Merkez-i Umumi’nin -kastedilen İttihat ve Terakki’nin yönetimidir. E.C.- kör bir aleti olduğunu nedamet etmiş ola…” Mektubun tümü için bakınız, Emrah Cilasun, age, s. 34 ) Buna rağmen, doğrudur, Enver ve adamları Ethem Bey’i yanlarına çekmeye çalışmışlar fakat bunda muavfak olamamışlardır. Ve nihayet, Anadolu’daki gelişmeleri epey geriden takip eden Enverciler, tıpkı Ankara Hükümetinin ağzıyla Ethem Bey’e saldırmışlardır. Trabzon’daki Küçük Talat Bey’in, Moskova’daki Enver Paşa’ya 12 Mayıs 1921’de yazdığı mektup buna örnektir. “Bir tamiminizde Ethem ve Reşid meselesinden bahsetmenizi muvâfık bulmadım. Bu adamlar hakkında öyle propagandalar yapıldı. Resmi tebliğlerde o kadar acı şeyler yazıldı ki, hadd-i zatında az çok hizmetleri ile beraber birer şaki olan Türk köylerini gaddarane bir süratle soyup soğana çeviren bu üç kardeş, bu gün haklı haksız, her ne ise halkın çok menfuru oldular. Bence artık böyle adamlardan el etek çekilmeli. Bazen bize en yakın ve namuslu ve hamiyetlerine tamamen inandığımız arkadaşlara tahammül edilmezken, böyle bütün varlıkları mağdur kanları ile bulanan bu insanları nasıl tesahup edebiliriz? Zaten bugün kabul edip de üzerinde yürümek istediğimiz prensiplere nazaran bizim hangi eşhas ile hangi sınıflar ve zümrelerle elele vereceğimiz taayyün etmiştir.” (Yamauchi Masayuki, The Green Crescent Under The Red Star, Enver Pasha in Soviet Russia 1919-1922, Tokyo, 1991, s. 228)

Kimler mandacı idi?

Avagyan’ın kitabında akıllara durgunluk veren bir başka noktanın da “Çerkes aristokrasisinin Amerikan mandacısı olduğu” ve “Mustafa Kemal’i de kendilerine ayakbağı gördükleri” (Avagyan, age, s. 195) şeklindeki iddiadır. Üzülerek belirtmek gerekiyor ki, anlaşılan Avagyan başvurduğu kimi kaynakları titizlikle incelemek zahmetini göstermemiş. Örneğin kendisinin sıkca gönderme yaptığı Doğan Avcıoğlu’nun konuya ilişkin değerlendirmesi şöyledir: “İsmet İnönü ve Saffet Arıkan ve onlarla yakın işbirliği yapan Ahmet İzzet Paşa, Sivas Kongresi’nde Amerikan mandasının kabulü için çaba göstermişlerdir. Bu amaçla, Ahmet İzzet Paşa, bir tasarı hazırlamıştır. Tasarı, İsmet Paşa’nın ‘Yaşamak için tek uygun çare Amerikan mandasıdır’ yolunda Kazım Karabekir’e yazdığı bir mektupla birlikte Saffet Arıkan tarafından Erzurum’a getirilir.” (Doğan Avcıoğlu, age, c.1, s.264-265) Kemalist yazar Avcıoğlu’nun, Mustafa Kemal’in tavrına ilişkin fazla bir bilgi vermemesi ve/veya Mustafa Kemal’in mandacılığa karşı durduğu izlenimi vermesi doğaldır. Tuhaf olan ise, Avagyan’ın, Avcıoğlu’nun bu çizgisini “titizlikle” üstlenmesidir. Halbuki, dünyaca ünlü İttihat uzmanlarından Hollandalı (Avagyan, age, s. 160’da doktora çalışmasında kabul edilmeyecek türden bir hatayı, maalesef, burada da yapmakta ve Erik Jan Zürcher’i okuyucuya “Alman tarihçi” diye tanıtmaktadır.) Erik Jan Zürcher, Mustafa Kemal’in “başlangıçta Amerikan mandasına hayırhah baktığı”nı tespit etmektedir. (Bilal Şimşir’den aktaran Erik Jan Zürcher, Milli Mücadele’de İttihatçılık, İletişim Yayınları, İstanbul, 2003, s.183 )

Mağduriyet psikolojisi

Bütün bu sıraladığımız hatalar, maalesef, kitabın tümünün bilimselliğine gölge düşürmektedir. İster istemez, kitabın, katliama uğramış bir ulusun içersinden çıkıp gelen bir tarihçi tarafından, mağduriyet psikolojisi ile yazıldığı kanısını uyandırmaktadır. Sistematik bir soykırıma uğramış Ermeni ulusunun çektiği ızdırapları -hangi etnik kökenden gelirse gelsin-, bilince çıkartması gereken bir tarihçinin, bir başka etnisitenin (Çerkeslerin) tarihine ilişkin kaleme aldığı kitapta, sadece bir yerde, -o da lütfen- “pek çok mahrumiyete” (Avagyan, age, s. 25) katlanmalarından bahsetmesi hazindir.

Avagyan’ın kitabı, yayınlandıktan kıs bir süre sonra, bir Çerkes sitesinde tanıtıldı. Siteye gelen okuyucu yorumlarından bir tanesi dikkatimi çekti: “Bu kitabı okumadım, okumakta istemem, çünkü bir Ermeni’nin Çerkesler hakkında ne kadar bilgisi olabilir? Olsa da Çerkesleri oldukları gibi anlatacağını hiç zannetmiyorum, zaten bu kitapla da ortaya koymuş yazar Çerkesler hakkında ki düşüncelerini. Halen Türkiye de bir Ermeni soykırımından söz edilmesi ve bu konunun kitaplara aksetmesi hayretler uyandırıyor.” (9 Nisan 2004 tarihli Nartajans sitesinden alınmıştır.)

Türkiye’de, gıdasını resmi ideolojiden alan ırkçı kuramların, diğer azınlıkların yanı sıra Ermenileri ve Çerkesleri “içerideki düşmanlar” (Nihal Atsız’ın vasiyetnamesinden aktaran Bozkurt Güvenç, Türk Kimliği, Kültür Bakanlığı, Ankara, 1993, s. 363) olarak tanımlamasından bir haber olan yukarıdaki Çerkes okuyucunun, yazdıkları da aynı derecede hazindir. Hakim ulusların, ezilen ulusları birbirlerine düşürmeleri tarihsel bir gerçektir. Ezilen ulus mensuplarının ise hâlâ bunun farkında olmamaları insanı kahretmektedir.

Avagyan’ın kitabı, bütün eleştirilerime rağmen kaydı ihtiyatla okunması gereken bir çalışmadır. Eleştirilerimin yeni çalışmalarına hayırlı vesile olmasını dilediğim Arsen Avagyan’ın Çerkesler adlı kitabı, her halükarda, Çerkeslerin, kendi tarihlerini de gözden geçirmeleri için kapıyı aralamaktadır.