Mustafa Suphilerin katlini Ayşe Hür’ün yazısıyla hatırlayalım…

28 Kânunisânî’yi unutma!

Mustafa Suphilerin katlini Ayşe Hür’ün yazısıyla hatırlayalım…
27 Ocak 2012

“ta ata aa ta ta ha ta tta ta/ tarih/ 1921/ Kânunisani 28/ karadeniz/ burjuvazi/ biz/ onbeş kasap çengelinde sallanan/ onbeş kesik baş/ onbeş arkadaş/ yoldaş/ bunların sen isimlerini aklında tutma fakat/ 28 Kânunisânîyi unutma/…”
(Nâzım Hikmet, Moskova 1923)

3. Enternasyonal’in 21 Temmuz-6 Ağustos 1920’de toplanan ikinci kongresinde kabul edilen Lenin’in ‘Sömürgeler ve Geri Kalmış Ülkelerle İlgili Tezleri’nden 11. tezin beşinci fıkrasıyla 12. teze göre Mustafa Kemal’in başkanlık ettiği kurtuluş hareketi, bir burjuva demokrat hareketi olduğundan, ona komünist rengi verilmesine çalışılmamalı, ama Batılı devletlerle savaşında yardım edilmeliydi. Bunun karşılığında tek şart, Komintern yoluyla Moskova’ya bağlı bir komünist parti kurulmasına izin verilmesiydi. Temmuz 1920’den itibaren Balıkesir ve Bursa Yunanlıların eline geçtiğinden Mustafa Kemal’in bu teklifi kabul etmekten başka çaresi yoktu. Ağustos ayında Bolşeviklerin altın yardımı gelmeye başladı. 1-7 Eylül 1920 tarihlerinde Bakû’de toplanan Doğu Halklarının Birinci Kurultayı’nın hemen ardından Türkiye Komünist Fırkası resmen kuruldu.

28 Ekim 1920’de Mustafa Kemal ‘Resmî’ Türkiye Komünist Fırkası’nı kurdu. 10 Ocak 1921’de Birinci İnönü Muharebesi’nin kazanılmasıyla Kemalist hükümetin Sovyet politikaları değişmeye başladı. Büyük Devletler Ankara hükümetinin temsilcisini Londra’da yapılacak toplantıya çağırınca Kemalistler Moskova altınlarının diyeti olan TKP konusundaki sözlerinden dönmekte beis görmediler. Bu haftanın konusu, modern Türkiye tarihinin ilk siyasi cinayetlerinden biri olan Mustafa Suphi ve yoldaşlarının katledilmesi. Yazıyı yazarken Emrah Cilasun’unMustafa Suphi’yle Yoldaşlarını Kim Öldürdü? (Agora Kitaplığı, 2008) adlı kitabını esas aldım. Modern tarihimizin son siyasi cinayeti olmasını dilediğim Hrant Dink suikastıyla Mustafa Suphilerin hunharca katledilmesi arasındaki benzerlikleri ve farkları bulmayı okuyuculara bırakıyorum.

İttihatçılıktan komünistliğe…

Mustafa Suphi, Osmanlı bürokrat sınıfına mensup bir ailenin evladı olarak 1882’de Giresun’da dünyaya geldi. Babası, çeşitli devlet kademelerinde yer almış ve sonunda vali olmuştu. İdadi’yi (liseyi) Erzurum’da okudu, İstanbul’da hukuk tahsil etti. Paris’te L’École Libre des Sciences Politiques’de Ziraat Bankası ve tarım kredileri üzerine teziyle lisansüstü eğitimini tamamladı. 1908’te II. Meşrutiyet’in ilanıyla ülkeye döndü ve Galatasaray Mekteb-i Sultanisi’nde muallimlik yaptı, Yüksek Ticaret ve Tarih Mektebi’nde siyasi iktisat dersleri verdi. Tanin, Servet-i Fünun ve Hak gazetelerindeki makalelerinde kâh özel teşebbüsçülüğü kâh devletçiliği öneren Mustafa Suphi, 1911’de Selanik’te İttihat ve Terakki’nin 4. Kongresi’ne katıldı. Kongrede İktisat Vekili olmak isteği yerine getirilmeyince İttihatçılara küstü ve Ferit (Tek) ve Yusuf (Akçura) Beyler ile Milli Meşrutiyet Fırkası’nı kurdu. İttihatçılığa göre daha sağ bir çizgiyi temsil eden fırkanın yayın organı İfham’ın editörlüğünü yaptı.

Bahr-ı Cedid sürgünleri

Mustafa Suphi, 23 Ocak 1913’te Babıâli Baskını ile iktidara el koyan İttihatçıların başa geçirdiği Mahmut Şevket Paşa’nın 11 Haziran’da öldürülmesi üzerine muhalifler ve ‘İstanbul’daki serseri ve işsiz takımı’ndan oluşan 322 kişilik grupla Bahr-i Cedid vapuruna bindirilerek Sinop’a sürüldü. 1914’te Mustafa Suphi’nin gayretiyle Ahmet Bedevi (Kuran) ve birkaç kişi daha Sinop’tan deniz yoluyla Kırım’da Sivastopol’e kaçtılar. Kaçakların tümü Mısır’a ve Batı ülkelerine giderken, sadece Mustafa Suphi Kafkasya’ya geçti. O sırada patlayan savaş aleyhine yazıları yüzünden Ruslar tarafından Urallara sürüldü. Sosyalizm ve komünizm fikirleriyle burada tanıştı. Şubat 1918’den itibaren Moskova’da Tatar Başkut devrimcileriyle Yeni Dünya adlı bir gazete çıkardı. 20 Temmuz 1918’de, Asya’nın Müslüman halklarını komünizm düşüncesine çekmeyi hedefleyen Stalin’in girişimiyle Türkiye Komünist Fırkası’nın (daha sonra TKP) ilk toplantısını yaptı.

Lenin’in tezlerinin hayata geçirilmesi

“Cevat Yoldaş! Bizim meslek dervişlik! Gideceğiz!” demişti yola çıkmadan önce. ‘Baş düşman’ olarak İttihat ve Terakki’yi gören Mustafa Suphi ve arkadaşları, hemen hepsi İttihat ve Terakki’den gelen Mustafa Kemal ve arkadaşlarıyla ittifak yapmak üzere, Ankara’ya gitmeye karar vermişlerdi.

Bakû’den peyderpey yola çıkan TKP kafilesinin beş kişilik ilk grubu, Sovyet Rusya’nın Ankara’ya sefir olarak atadığı Budi Mdivani’nin heyeti ile birlikte, 28 Aralık 1920’de Kars’a ulaştı. Sovyet diplomatları ile birlikte gelen TKP’liler törenle karşılandılar. Kâzım Karabekir, Mustafa Suphi’ye, Ankara’ya bir telgraf yollamasını ve gelişini haber vermesini tavsiye etti.

Ancak 29 Aralık 1920’de Mustafa Kemal’in, Kâzım Karabekir’e yolladığı telgraf hiç iç açıcı değildi. Telgrafta “Ankara’da komünist cereyanları arzu hilafınadır. Bakû Türk Komünist Fırkası Reisi Mustafa Suphi’nin bu cereyanları körüklemesi sakıncası akla gelmektedir. Bir defa kendisini gördükten sonra devletlilerinin görüşlerinin bildirilmesini rica ederim” yazmaktadır. Bu ricanın karşılığı bugüne dek yayınlanmadı. Ancak telgrafın ikinci satırı TKP’yi Meclis çatısı altında eritme yanlısı olan Karebekir’e bu eğiliminden vazgeçmesi için Ankara tarafından tanınmış bir fırsat gibi görünmekteydi.

“Zeki, bilgili, fazla kurnaz…”

Gruba birkaç gün içinde başkaları da katıldı. O günlerde Kars’ta olan Ankara Hükümeti’nin Moskova’ya elçi tayin ettiği Ali Fuat (Cebesoy) Bey, 2 Ocak’ta Mustafa Suphi ile görüştü. Bu görüşmeyi değerlendiren uzun raporunda “[Mustafa Suphi] zeki, bilgili, fazla kurnaz, konuşmalarında ihtiyatlı ve acelesiz. Rus Sefiri ile memleket içine girmek ve Ankara Hükümeti prensiplerine inanmış gibi görünmek istediğine bakılırsa bu kişinin yumuşak düşünce ve prensiplerle Anadolu hareketini yönetenlerin güvenini kazanmak ve böylece bir mevki yaptıktan sonra, Rus komünizminin gizli başı olmak suretiyle memlekete [bu düşüncesini] duyurmak ve uygulamak düşüncesinde olduğunu zannediyorum” diye yazmıştı. Bu görüşme Ankara ile TKP yönetimi ile siyasi konuların ele alındığı üst düzeydeki son görüşmeydi.

Meclis’in 3 Ocak tarihli oturumunda, Mustafa Kemal, Erzurum Mebusu Hüseyin Avni’ye (Ulaş) hitaben şöyle diyordu: “Komünizm yayılması meselesine gelince; kendileri buyurdular ki, istense de istenmese de bu bir mikroptur, girer. O halde çaresi yok demektir. Mademki maddi tedbirle önüne geçmek imkânı olmayan bir yayılmadır, bu mutlaka bulaşıcı olacaktır. Zannediyorum ki, buna karşı tedbir düşünmek meselesiyle söz konusu olan siyasi meseleleri birbirinden ayırmak ve seçmek daha uygun olur…”

Yıldırma harekâtı

Bu konuşmadaki bazı vurgular, TKP’yi beklemekte olan akıbetin ipuçlarını veriyordu. Nitekim, Kâzım Karabekir aynı gün Erzurum Valisi’ne (günümüz Türkçesiyle) şöyle yazmıştı: “Adı geçenin ve arkadaşlarının Erzurum’a varışları gününden başlayarak gerek gazete yayınları ve gerekse halkın uygun göreceği gösteriler ve baskılarla daha içeri yolculuğun ve memlekette kalmanın ve çalışmanın mümkün olmayacağı hakkında kendilerinde gereken izlenimler yaratılır…” Karabekir, Trabzon’da özellikle Bolşeviklerin gözleri önünde aynı tezahüratın yapılmasını fakat tepkilerin Bolşevikliğe değil söz konusu kişilere olduğunun gösterilmesini istiyordu. Benzer bir telgraf Gümüşhane Valisi’ne de göndermişti.

Mustafa Suphi, İsmail Hakkı yoldaşına gönderdiği 5 Ocak tarihli mektupta Kâzım Karabekir tarafından, Rusya’ya atanan Yusuf Kemal (Tengirşenk) ve Rıza Nur’un Kars’a gelişini bekleme bahanesiyle alıkonduklarını, bu zorunlu bekleme sırasında Tuapse’den Abid adlı bir yoldaşın Kars’a gelmesi üzerine, Karabekir’in ‘ihtilalci’ niyetleri konusunda iyice şüphelendiğini yazıyordu.

Halk galeyana getiriliyor

Mustafa Suphi ve beraberindeki 17 kişi (?) 18 Ocak’ta Erzurum’a gitmek üzere Kars’tan trenle yola çıktı. Heyet dört günlük bir tren yolculuğunun ardından 22 Ocak’ta Erzurum’a vardığında kendilerini Muhafaza-i Mukaddesat Cemiyeti’nin örgütlediği eylemler bekliyordu. Modern Türkiye’nin ilk ‘Komünizmle Mücadele Derneği’ olan Cemiyet’in 18 Ocak’ta yayınladığı beyannamede “Rusya’dan gelmiş, anası babası belirsiz, mazileri karanlık, cani iblislerin, Allah, Peygamber, Halife ve şeriat yok dediği, kadınlardan başlayarak na-mahremliği ortadan kaldıracağı, kadınların kamuya açık yerlere erkeklerle karışık girip çıkması, erkeklerle çalışması ve erkeklere hizmet etmesinin mecbur kılınacağı, üç yaşından büyük çocukların umumi depolarda toplanacağı, cinayet ve diğer suçlara ait kanunları kaldıracağı, çalışmayanın ekmek yiyemeyeceği, Başkırdistan, Taşkent ve Buhara’daki milyonlarca Müslümanın bütün servetlerinin, ırz ve namuslarının ellerinden alınacağı” yazıyordu. Bu iddialarla galeyana gelmiş göstericileri yönlendirenler arasında polis teşkilatından kişiler de vardı. Heyet Erzurum’a sokulmadı ve dekovil hattıyla Karabıyık’a (Aşkale yakınlarında köy) yollandı.

Erzurum Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin olayları anlatan telgrafı Meclis’te okunduğunda, Mustafa Kemal, devletin her şeyden haberdar olduğunu gösteren ve Erzurumlularla hemfikir olduğunu beyan eden bir konuşma yaptı. Mustafa Kemal aynı oturumda yaptığı diğer konuşmada Kâzım Karabekir tarafından Mustafa Suphi ve arkadaşları için yapılan plandan övgüyle bahsetti. Ardından Erzurum Valisi ‘Deli’ Hamit’e acele bir telgraf yolladı. Telgrafta “Mustafa Suphi Efendi’nin refakatinde kaç kişi olduğunun ve onların da kendisiyle birlikte gönderilip gönderilmediğinin bildirilmesini rica ederim” deniyordu.

İmha planı yürürlüğe konuyor

Bayburt’tan kızaklarla aç biilaç yola çıkan TKP kafilesi hiçbir yerde doğru dürüst konaklama fırsatı bulamayarak 27 Ocak’ta Maçka’ya vardı. Caminin yanındaki Yorgaki Otel’de bir gece kaldılar. Heyettekilerden Baytar Abdülkadir Maçka Kaymakam Vekili Murat Efendi’nin yardımıyla kurtarılmıştı. Mahmut Goloğlu’na göre, Abdülkadir, Kars’tan Trabzon’daki kardeşi Mehmet Efendi’ye gelişlerini müjdelemiş, Mehmet Efendi vekilliğini yaptığı Kayıkçılar Kâhyası Yahya’ya haberi verdiğinde, Yahya kendisine Mustafa Suphi ve arkadaşları konusunda Ankara’dan emir aldığını, eğer kardeşini kurtarmak istiyorsa şehre girmesini engellemesini tavsiye etmişti. Abdülkadir’in hayatını bu uyarı kurtarmıştı.

Böylece geride Mustafa Suphi ve 15 yoldaşı kalmıştı. 28 Ocak’ta Trabzon’da olağanüstü bir hareketlilik vardı. Tellallar, Trabzon Muhafaza-i Hukuk-u Milliye Cemiyeti başkanı ve eski Teşkilat-ı Mahsusa’cı Barutçuzade Ahmet Bey’in oğlu Faik Bey’in gazetesi İstikbâl’in kışkırtıcı yayınlarıyla galeyana getirilen halkı cuma günü öğleden sonra ‘Rusya’daki esir kardeşlerimizi kurşuna dizdiren dinsiz vatan hainlerinden intikam almak üzere’ mağaza, dükkân ve kahvehaneleri kapatarak Değirmendere’ye çağırmıştı. Şehirdeki Sovyet Konsolosluğu’nun elemanlarına da sokağa çıkmamaları tembih edilmişti. Cuma günü, bütün esnaf dükkânlarını kapatarak, kapatmayanlar ise polis ve inzibat memurları tarafından cebren kapattırılarak Değirmendere’ye doğru sevk edildiler.

TKP heyeti, 28 Ocak akşamı saat 17.20 civarında Trabzon’a vardı. Kayıkçılar Kâhyası Yahya ve adamları heyetin yolunu Değirmendere mevkiinde keserek Çömlekçi Mahallesi’nin alt yolundan doğruca iskeleye (Buhti’ye) çevirdi. Burada Mustafa Suphi ve arkadaşları tükürükler, küfürler ve tekmeler eşliğinde bir motora doğru sevk edildiler. Hemen arkalarından Kâhya’nın silahlı adamlarını taşıyan bir motor daha kalktı. Motorlar sabaha karşı 4-5 sıralarında boş olarak geri döndü, ama kimsenin iskeleye yanaşmasına izin verilmiyordu. Birkaç gün sonra tayfalardan birisi, motordakilerin birkaç mil açıkta, elleri ve ayakları bağlanarak denize atıldıklarını söyledi.

Meryem yoldaşın acı sonu

İddialara göre Sürmeneli Kınalıoğlu Ahmet Yakup motora bindirilmeyip Yahya Kâhya’nın evinde alıkonmuş, Tayyareci Tevfik ile Mustafa Suphi’nin Rus (bazı kaynaklara göre Türk, bazılarına göre Rus Yahudisi) asıllı eşi motordan geri getirilmişti. Adı çeşitli kaynaklara göre Meryem, Maria ya da Semiramis olan bu hanım, önce Yahya Kâhya’nın evine götürülmüş, kadıncağız tutulduğu yeri Rus Konsolosluğu’na bildirmeye çalışmış, notu götüren adam Kâhya’nın adamı çıkınca, ceza olsun diye Nemlizade Ragıp Bey’in evine verilmişti. Bir süre, Kâhya tarafından Rizelilere verilen kadıncağız bir oturak âlemi sırasında öldürülmüştü.

Katliamın ardından Trabzon’daki Rusya Sovyet Hükümeti Konsolosu Ali Oruç Bagirov Trabzon Valisi’ne Mustafa Suphi ve arkadaşlarının akıbetini soran bir mektup yazdı. Trabzon Vali Vekili İsmail Sabri cevabi mektubunda, halkın tepkisi karşısında Trabzon’da kalamayacaklarını anlayan ekibin, bir motor kiralanarak sağ salim Rusya sahillerine yollandığını belirtti. Aynı gün İstikbâl gazetesinde, “Bakû Seyyahları Geldiler ve Gittiler” başlığı altında çıkan haberde olay daha ağır ifadelerle anlatılıyordu.

Mustafa Kemal’in 31 Ocak 1921’de Erzurum’daki Muhafaza-i Mukaddesat ve Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti başkanlığına yazdığı telgrafta “Türkiye Halk İştirakiyun Fırkası efradından bazılarının vatana hıyanet suçundan dolayı haklarında takibat ve soruşturma icra edilmektedir. Adı geçen fırka, hükümetçe itibar ve itimada değer değildir, Efendim.” denmekteydi. Yani, Ankara Mustafa Suphi ve arkadaşlarının akıbetinden habersiz görünüyordu. 14 Şubat’ta Trabzon’daki Sovyet Rusya Konsolosu Bagirov, Trabzon Vali Vekiline Mustafa Suphi ve arkadaşlarının Batum’a ve hiçbir Sovyet sahiline gelmediğini, dolayısıyla nerede olduğunu merak ettiklerini yazdı. Vali cevabında “Üçüncü Enternasyonal Heyeti’nden hiç kimse buraya gelmedi ve hiç kimse de buradan gitmedi. Bu konuda bizde hiçbir bilgi yoktur” dedi. Dışişleri Komiseri Çiçerin, radyogramla Ankara’dan Mustafa Suphilerin akıbetine dair bilgi talep etti. Ankara Hükümeti ise, Mustafa Suphi ve yoldaşlarının bir deniz kazasında öldüklerine ilişkin açıklamasında ısrarlıydı.

Kaç kişi öldürüldü?

TKP’nin belgelerine göre, Anadolu’ya hareket edenlerin toplamı Merkez Komite üyeleri ile birlikte 30’dur. Merkez Komite üyesi Mehmet Zeki ile üst düzey parti kadrosundan Süleyman Sami hasta oldukları bahanesiyle Erzurum’da veya Maçka’da alıkonulup, Ankara Hükümeti’nin himayesine mazhar olmuşlardı. TKP Harici Bürosu, haberin alınması ardından, “Doğu Halkları Propaganda ve Faaliyet Kurulu Başkanlığı”na gönderdiği mektupta, isim belirtmeksizin 16 kişinin öldürüldüğünü yazmıştı. Aynı organ adına Ahmet Cevat’ın (Emre) 2 Nisan 1921 tarihli mektubunda ise, “M. Suphi, dört Merkez Komite üyesi ve on iki diğer yoldaşlarımız” denmektedir ki, burada verilen rakamlarla öldürülenlerin toplam sayısı 17’ye ulaşmaktadır. Mete Tunçay’a göre motorda öldürülenlerin sayısı, Mustafa Suphi ile birlikte 14’dür. Tunçay, listeye ayrıca Meryem’i eklemektedir. Emrah Cilasun başka kaynaklarda geçen isimleri de dikkate alarak öldürülen komünistlerin sayısının daha çok olabileceğini söyler.

Sonra ne oldu?

16 Mart 1921’de TBMM Hükümeti’yle Rusya Şûraları Federatif Sosyalist Cumhuriyeti Hükümeti arasında bir dostluk anlaşması imzalandı. Mustafa Kemal aynı gün Yahya Kâhya’ya “vatanperverâne hissiyat ve temennilerinize teşekkür ederim” şeklinde kısa bir telgraf yolladı. Bu telgraftan iki ay sonra kanlı bir tasfiye hareketi başladı. Çünkü Trabzon’daki yerel güçlerin Enver Paşa ile flört etmesi, Ankara’yı rahatsız etmişti. 300 kişilik çetesiyle Yahya Kâhya, Enver Paşa’nın amcası Halil (Kut) Paşa’nın en has adamıydı. Dahiliye Vekili Ali Fethi (Okyar) Bey, durumu ‘Trabzon’daki İskele Hükümeti’ diye nitelemişti.

Tasfiye harekâtı 26 Ağustos 1921’de Ebubekir Hazım (Tepeyran) Bey’in Trabzon Valiliği’ne getirilmesiyle başladı. 7 Kasım 1921’de Miralay Sami Sabit (Karaman) Trabzon’daki 13. Fırka Kumandanlığı’na atandıktan sonra Trabzon Müdafa-i Hukuk Cemiyet adına toplanan paraları zimmetine geçirme suçuyla Yahya Kâhya hakkında soruşturma başladı. Kâhya uzun bir direnişten sonra 12 Ocak 1922’de Sivas Bidayet Mahkemesi’nde yargılanmak üzere tutuklanarak Sivas’a gönderildi. Ancak mahkeme heyetine yapılan baskılar sonucu beraat ederek Trabzon’a geri döndü.

Kâhya’nın tasfiyesi

Trabzon Milletvekili Ali Şükrü Bey konuyu Meclis gündemine getirdi ve Mustafa Kemal ile arasında sert tartışmalar yaşandı. Yahya Kâhya’nın sonunu, Suphilerin öldürülmeleri meselesini de ima ederek etrafa “sanki bütün bu işlerde ben tek başıma mıydım; her şeyi olduğu gibi ortaya dökeceğim” diye tehditler savurması getirdi. 3 Temmuz 1922’de Kâhya ve dört kişiyi taşıyan otomobil, Kâhya’nın Soğuksu’daki yazlık konağına giderken saldırıya uğradı. Kâhya ve iki kişi öldürüldü. Arkadan ve önden atılan 40 kadar mermiye rağmen olaydan karanlıkta kaçarak kurtulan Kâhya’nın Mustafa adlı silahlı uşağı, olaydan sonra nedense yoldaki askerî kışlaya ve şehirde önünden geçtiği hükümet, polis ve jandarmaya olayı haber vermemiş, bütün gece ortadan kaybolmuştu.

Halk arasında olayı Sami Sabit Bey’in tezgâhladığı inancı yaygındı. Durumu soruşturan heyet, 13 Eylül 1922 günlü raporunda “Kâhya öldükten sonra askerî kışlaya doğru kaçtıkları görülen katiller hakkında zamanında gereken araştırma yapılmamış olduğundan bulunmaları imkânsız hale gelmiştir” diyerek soruşturmayı kapattı.

Azmettiren kim?

O günden beri Mustafa Kemal’in olaydaki rolü aydınlanmadı. Yıllar sonra Mustafa Kemal ile yolları ayrılacak olan Kâzım Karabekir uzun bir süre yasaklı kalan anılarında, bu olayla ilgili olarak, “hayatımla ve namusumla oynadılar” diyecekti.

Yine yıllar sonra Mustafa Kemal’in Muhafız Taburu Komutanı İsmail Hakkı (Tekçe) Bey, Yahya Kâhya’yı, 27 Mart 1923’te Mustafa Kemal’in yeminli muhalifi Ali Şükrü Bey’i öldürecek olan Giresunlu Topal Osman’ın iki adamıyla birlikte kendisinin öldürdüğünü açıkladı. Bu konuda bir makale yazan Yalçın Yusufoğlu’na göre, Yahya Kâhya’nın oğlu, Mete Tunçay’a gönderdiği mektupta, babasının “o zamanki koşullara göre vatani vazifesini yaptığını ve asıl katilin bugün tapınılan bir kişi olduğunun bir gün mutlaka anlaşılacağına” inandığını yazmıştı. Halil Berktay’ın dedesi Halil N. Berktay da olayın Ankara’dan gelen şifreli bir telgrafla emredildiğini ve şifreyi çözmüş subayla sonraları tesadüfen tanıştığını söylemişti.

Olayın dünya solculuğu açısından ne anlama geldiğini ise Mete Tunçay şöyle özetlemişti ki buna ben de katılıyorum: Mustafa Suphi ve arkadaşlarının katli karşısında Sovyetlerin ve Komintern’in takındığı tavır dünya solculuğunun gelişme süreci bakımından bir dönüm noktasıydı. Bu olayda sosyalist anavatanın dış politika çıkarlarıyla bir kardeş partinin varlık sorunu çatışmış ve komünistler, daha sonra Troçkistler tarafından Stalin’e atfedilen bir ‘fırsatçılık’ kalıbının ilk örneğini vermişlerdi. Halbuki bunlar olurken, Lenin resmen ve fiilen Sovyet devletinin başında bulunuyordu.

Ek Kaynakça: Ebubekir Hazım Tepeyran, Belgelerle Kurtuluş Savaşı Anıları, Çağdaş Yayınları, İstanbul, 1982; Kâzım Karabekir, İstiklâl Harbimiz, Merk Yayıncılık, İstanbul, 1988; Hikmet Bayur, “Mustafa Suphi ve Milli Mücadeleye El Koymaya Çalışan Başı Dışarda Akımlar”, Belleten, sayı: 140, Ankara, 1971, s. 567-654; Cumhur Odabaşıoğlu, Trabzon, Top-Kar Matbaacılık, Trabzon, 1990; TKP MK 1920-1921 Dönüş Belgeleri-2, Çev. Yücel Demirel, Tüstav, 2004; Yalçın Yusufoğlu, “Kanunisaniyi unutma”, 30.1.2008, http://www.sesonline.net; Mete Tunçay, Türkiye’de Sol Akımlar, 1908-1925, Sevinç Matbaası, 1967; Alpay Kabacalı, Türkiye’de Siyasal Cinayetler, Gürer Yayınları, 2007.

2009 / Taraf
Güncelleme Tarihi: 29 Ocak 2012

Bir TKP’liye Açık Mektup

… Bey,

13 Mart tarihli e-postanızda şöyle yazmışsınız:

“Emrah Bey Merhaba.

Şu tivitinizi yeni gördüm:Türkiye çapında oylar TKP’ e diyor bu zat! 18 Mayıs 1973’de TKP’ye ve seçim panayırına soytarı yapılmak için mi ölüme gitti Kaypakkaya yoldaş? Ey İbo’cu! Bu senin tarihe geçecek bir ayıbın olarak kalacak. Utan!

TKP’yi eleştirebilirsiniz tabii, fakat bu seçim döneminde bize karşı bu öfkenizi anlamıyorum. Seçime katılmaya mı karşısınız? TKP’ye bu denli alerjinin sebebi nedir? Kaypakkayacılar ve TKPlilerin, soldaki farklı örgütlerden insanların birlikte halkçı belediyecilik için çalışmasını neden kötülüyorsunuz anlamıyorum. “Seçim meçim hikaye dağa çıkmalı” diyorsanız siz neden Avrupa’dasınız?  Kemalizm vb. üzerine aslında çok farklı düşündüğümüzü sanmıyorum ama velev ki öyle olsun, bu durum birlikte çalışmamıza neden engel olsun? Halkçı belediyecilik ve sosyalizm propagandası yapıyoruz siz bundan memnun olmanız gerekmez mi?”

… Bey,

Sorularınızla bana cevap verme imkanı sağladınız. Çok teşekkür ederim. Bilginizde olsun diye belirtiyorum, bu cevabı kendi kişisel sitemde de (emrahcilasun.com) yayımlıyacağım. Şayet karşıt görüş belirtmek isterseniz, cevabınıza sayfamda seve seve yer vereceğimi bilmenizi isterim.

Bâki Selam

Emrah Cilasun

Tarihsel arka plan: TKP ve İbrahim Kaypakkaya’nın köklü kopuşu

Türkiye “Komünist” Partisi’ne karşı “öfkemin” tarihçesi çok eskilere dayanır. Mustafa Suphi tarafından kurulduğu zaman Ekim Devrimi’nden ilham alan Türkiye Komünist Partisi ve onun kadroları, her ne kadar İttihatçı, Türkçü köklerinden ve II. Enternasyonal’in Sosyal Demokrat reformcu çizgisinden tam anlamıyla kopamamışta olsa, Kemalist Ankara’ya karşı izlediği, sınıf uzlaşmacılığına kapıyı aralayan çizgisine rağmen, gene de son tahlilde içerisinde devrimci emelleri barındıran kadrolara sahip bir partiydi.[1] Ancak Mustafa Suphi ve yoldaşlarının Ankara tarafından Karadeniz’de katledilmelerinin ardından, tüm bu saydığım yanlış çizgisinden kopmak yerine bilakis TKP’nin, Şefik Hüsnü Değmer ile başlayan Hikmet Kıvılcımlı, Mihri Belli, Zeki Baştımar, İsmail Bilen ve Haydar Kutlu ile sonlanan kötü ünlü tarihinden geriye Türk şovenisti, legalist-parlamenterist-revizyonist bir miras kalmıştır. Onun içindir ki İbrahim Kaypakkaya 1972’de kuracağı partinin adına ilişkin son derce titiz davranmış ve şu izahatı yapma gereğini duymuştur:

“Marks, Engels, Lenin, Stalin ve Mao Zedung’un yaptığı gibi kendimize komünist partisi adını vermeliyiz. Komünist sıfatını hiç bir tereddüte düşmeden benimsemeliyiz. Fakat bu yetmez. Çünkü, birinci olarak, ülkemizde bu şanlı sıfatı kendisine yakıştıran revizyonist bir burjuva kulübü vardır. Ve biz kendimizi bu kulüpten kesinlikle ayırmak zorundayız. İkinci olarak komünist adını alan partilerin çoğu bugün revizyonizmin ve reformizmin batağına batmışlardır. Bunlar proletaryanın değil, burjuvazinin partileridir. Devrimin değil, karşı-devrimin aracıdır. Sovyetler Birliği’nde ve Doğu Avrupa ülkelerinde bu partiler, burjuvazi ve gericiler üzerinde proletarya diktatörlüğünün değil, işçiler ve diğer emekçi halk üzerinde burjuva diktatörlüğünün aracıdır.”[2]

90’lı yıllarda üniversitelerde Kürt ve devrimci gençlere saldırmaktan tereddüt etmeyen; salon toplantılarını 1789 burjuva devriminin ilahisi, bugünkü Fransız emperyalizminin milli marşıyla açan; 15 Temmuz sonrası Kürt coğrafyasının harabeye çevrildiği ortamda rejime bağlılığını Bayrak Mitingi ile sergileyen, utanmadan Mustafa Suphi ile Mustafa Kemal’i aynı anda kutsayan, Nasyonal Sosyalist Doğu Perinçek’i 30 sene geriden gelerek taklit eden, yasal boşluktan yararlanarak, bir zamanların Sosyalist İktidar Partisi’nin, eski revizyonist atalarının ismine konup, bugün Türkiye “Komünist” Partisi adını aldığını tabii ki biliyorum.  O yüzden dün, Brejnev’e, Honecker’e methiye düzen İsmail Bilen veya Haydar Kutlu ile bugün, Chavez’e, Kastro’ya selam duran Kemal Okuyan arasında fark görmüyorum. Çünkü bu isimlerin hepsi bende revizyonizmi çağrıştırmaktadır. Yeni Komünizm’in mimarı Bob Avakian, “revizyonizm derken neyi kastediyoruz” diye sorar ve şöyle cevaplar “komünizmin devrimci ruhunun revize edilmesini ve onu, meselelerin etrafında dolanmak, yalnızca bazı reformlar için çabalamak, işleri kapitalist sistemin, onun ilişkilerinin düşünme biçimlerinin sınırları içinde tutmak yönünde zayıf bir yaklaşıma çevrilmesini kastediyoruz.”[3]

Hiç kuşku yok ki bugün karşı karşıya olduğumuz refromcu (revizyonist) düşüncelerin -izi sürüldüğü taktirde- 18. yüzyılın burjuva felsefecilerinden mesela Jean-Jacques Rousseau‘dan ilham aldığı görülecektir. Mülkiyet hakkından yola çıkarak kapitalizmin toz pembe şafağına uzanan ve bir meta ideolojisi olan “demokrasi”yi haykırarak talep edilen “hak, hukuk ve hürriyet”; özünde mevcut kapitalist düzenin topyekün devrilmesini istemez. Bilakis, mülkü olsun ya da olmasın, her kişi, mensubu olduğu sınıfın zaviyesinden bakarak, mülk edinme arzusuyla kendi hakkını, hukukunu ve hürriyetini, dolayısıyla “mülkünü” talep eder. Kapitalist toplum pastasından “pay” talebinde bulunur. Onun içindir ki, komünist hareketin tarihinde, maalesef bütün bir komünizm ülküsünü bu reformist temelde “hak” aramaya indirgeyen, tüm reform yanlıları için Marx’ın şu sözleri, son derece “soyuttur” ve hiçbir şey ifade etmez: “Sosyalizm genel olarak, bütün sınıf farklılıklarının ortadan kaldırması, sınıf farklılıklarının dayandıkları bütün üretim ilişkilerinin ortadan kaldırılması, bu üretim ilişkilerine, tekabül eden bütün toplumsal ilişkilerin ortadan kaldırılması, bu toplumsal ilişkilerden doğan bütün düşüncelerin altüst edilmesine varmak üzere devrimin sürekliliğinin ilanıdır, zorunlu bir geçiş noktası olarak proletaryanın sınıf diktatörlüğüdür.”[4] 

İbrahim Kaypakkaya’dan, Bob Avakian’dan ve nihayet Marx’dan verdiğim örneklerle birlikte ele alındığında, tarifini ettiğim bu revizyonist, ulusal şovenist partiye “öfkemin” nedenleri sanırım anlaşılmıştır.  Ve ne hazindir ki Kaypakkaya’nın adını kullananlar tarafından, sadece bu partiye ülke çapında oy istenilmekle kalınmamış üstüne üstlük Türk şovenizmini temsil eden bu parti, şimdi “Kaypakkaya” adı üzerinden bir de Kürdistan’a, Dersim’e taşınmıştır. Tüm bunlar bir “İbo’cu” için utanç verici değil de nedir?[5]

Türk şovenizmi ile Kürt milliyetçiliği önünde secde etmek

Vaktiyle İbrahim Kaypakkaya, “Şafak[6] revizyonistleri, bir yandan Türk milliyetçisidir, fakat öte yandan Kürt milliyetçiliğine de dostça elini uzatmıştır”[7] derken, bu tespitinin yıllar sonra adeta bir bumerang gibi dönüp dolaşıp, kendi kurduğu akımı da vuracağını nereden bilebilirdi? Hatırlayalım; kuruluş kongresinde, Öcalan’ın coşkuyla “bir devrim partisi değil bir reform partisidir” diye tanıttığı Kürt milliyetçiliğinin havuzu HDP’nin önünde secde ederek, İbrahim Kaypakkaya’nın devrimci mirasını verip, “devletin varlığı ve bağımsızlığını, vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğünü” diye yemin karşılığında meclisten sandalye alanların dün, tıpkı Şafak revizyonistleri gibi aynı anda hem Türk şovenizmine hem de Kürt milliyetçiliğine dostça el uzatmış olmaları acı bir gerçektir. Bugün rejimle pazarlığında mağlup gelen Kürt milliyetçiliğinden şimdilik “dost elini” çekenler, Mustafa Kemal portresiyle gülümsemekte, kayyuma bal vermekte, silah tüccarı kompradorla aynı fotoğraf karesinde yer almakta ve T “K” P mitinglerinde oy istemekte hiçbir beis görmemektedirler. Oysa tüm bunlar Kaypakkaya’dan geriye kalan devrimci izlerin kapsamlı tasfiyesine denk düşen bir dönüm noktasıdır ve pespaye bir komedidir.

Sırtımızdaki kambur: Seçim aptallığı ve beraberinde getirdiği alışkanlıklar

… Bey,

“Seçime katılmaya mı karşısınız?” diye sormuşsunuz. Bu soru esasen “seçimlerin mahiyeti ne olursa olsun, seçimlere katılmak gereklidir” demenin başka bir şeklidir. Fakat siz bunu dolaylı yoldan, bir dil darbesiyle “seçime katılmaya mı karşısınız” diyerek, konuyu içeriğinden saptırmaktasınız. Sosyalist rejim de dahil olmak üzere seçimler bir meselenin temel de nasıl değişeceğine dair çözüm sunmaz. Komünistler, sosyalizmde bile seçimlerin bu yanını ve hatta sınıfsız topluma seçimle varılamayacağını halka anlatmak zorundadırlar. Şöylesine bir saçmalığı düşünebilir misiniz? “Hadi üretim biçimi hakkında oylamaya gidelim!” Bu, mümkün değildir. Onun içindir ki, biz burjuvazinin düzenini ve düşün dünyasını tahkim eden her türlü seçime karşıyız. “Halk iradesi” adı altında burjuvazinin ve onun diktatörlüğünün meşrulaştırıldığı tüm seçimlere karşıyız.

Burada sizi kızdırmayı göze alarak, Stalin’in 1913’de yazdığı‘Marksizm ve Ulusal Sorun’ adlı eserindeki şu sözlerini paylaşmak isterim: “Tanrıya şükür Rusya’da bir parlamento mevcut değil.”

Yeni Komünizm’in ilk kilometre taşı diyebileceğimiz, ‘Dünyayı Fethetmek? Enternasyonal Proletarya Buna Zorunlu ve Muktedirdir’ adlı meşhur eserinde Bob Avakian, Stalin’den bu alıntıya yer verir ve ardından şu saptamayı yapar:

“… burada getirilen şey, bu parlamentolara uzun bir süre sahip olursanız ve işçi temsilcileriniz olmaya başlarsa, bu durum proleteryanın ve devrimci hareketin boynunda asılı bir değirmen taşı haline gelir. Çoğu yerde parlamentonun olmaması gerçekten de bir nevi ‘tanrıya şükredilecek’ bir durumdur. Rusya’daki parlamento (ya da Duma), ayaklanmanın bazı dönemlerinde ve devrimci durumun keskinleştiği dönemlerde hâkim sınıflardan ve özellikle de Çar’dan koparılan birer taviz idi. Hâkim sınıfların bunu ele geçirip, onu kitlelerin gerginliğini ve görüşlerini mahvedip yozlaştırmak, onları uyutup aptallaştırmak için kullanacak vakti olmamıştır. Bu her zaman için yapmak istedikleri bir şey olmuştur, fakat hiçbir zaman için İngiliz burjuvazisi gibi onu kitlelerin aptallaştırılmasının bir aracı olarak mükemmelleştirecek zamanları olmamıştır.”

Şimdi bakın: Osmanlı’dan bu yana 1876’dan beri kör topal bir parlamentonun Türkiye’de var olduğu göz önünde bulundurulacak olunursa, bu kurumun toplumu aptallaştırmasının yanı sıra tüm toplumda (kendilerini devrimci ve komünist diye tanımlayan örgütlerde dahil omak üzere) nasıl bir alışkanlık haline geldiğini düşünün.

İster meclis içinde olsun ister dışında, mevcut partilerin tümü, dün olduğu gibi bugün de bu aptallaştırma fonksiyonuna seçim öncesi, seçim anı ve sonrasında var güçleriyle hep dahil olmuşlardır. Haliyle hep birlikte, burjuva sınıf diktatörlüğünün bir yönetim modeli olan burjuva demokrasisine methiye düzenlerin bundan vazgeçmeleri tabii ki beklenilemez. 

Ama  bunun da ötesinde ve çok daha derinden irdeleyecek olursak, yenikomünizm.com sitesindeki şu zihin açıcı saptamanın burada bir kez daha paylaşılması gayet faydalı olacaktır.  

“Seçimlerin Doğası ve ‘Yapışık Mitoloji’

“Bir şeyin doğasını yani bütünü itibariyle metabolizmasını, nasıl hayat bulduğunu nelerden güç aldığını ve neleri güçlendirdiğini tam olarak ne olduğunu söylemeden, o şeyi, a priori bir biçimde ‘hizmet edebilecek bir araç’ olarak görmek tamamen metafizik bir yaklaşımdır. Ve seçimlere dair izlenilen bu yanlış yaklaşım, demokrasinin diktatörlüğün karşıtlığı olduğu anlayışı gibi, demokrasiye dair de izlenir. Halbuki demokrasi, ilk çıktığı andan bu zamana kadar hep bir sınıf diktatörlüğüdür, bir sınıfın diğer bir sınıf üzerindeki hakimiyetidir.[8]Mülkiyet (burjuva) hakkının temel ve çekirdek hak olduğu ve proleterlerin işgüçlerinin sermaye tarafından alınıp satılan, mübadele edilen birer metaya indirgendiği bir toplumda, insanlar atomize edilmiş bir şekilde parçalanmışlardır. ‘Adalet’, ‘eşitlik’, ‘demokrasi’ gibi evrensel olarak dillendirilen beyannameler, esas itibariyle bu üretim ilişkilerinin temelinde yatan çelişkiyi -üretimin aşırı derecede toplumsallaşması ve bunun şahsi temellük temelindeki gasbını- rasyonalize etmek, için ‘halk iradesinin’ tecelli olduğu söylenir. Ve bu, burjuvazinin feodal toplumu eleştirdiği şeye benzemenin bir diğer biçimidir. Nasıl ki burjuvazi, feodalizmde ileri sürülen ‘kralların ilahi hakkı’ önermesini ‘saçma ve uydurulmuş bir yönetme hakkı’ olarak eleştirmekte haksız sayılmazsa, ‘demokrasi altında, seçimlerin halk iradesini temsil ettiği’ anlayışı da uydurma bir saçmalıktan başka bir şey değildir. Bob Avakian’ın da söylediği üzere;

‘Şimdi, burjuva döneminden biraz uzaklaşıp ona meselelerin gitmesi gereken ve gidebileceği – gitmeye mahkum olmadığı, ama gitmesi gereken ve gidebileceği – yerin tarihsel perspektifinden bakarsak, burjuva demokrasisinin büyük tılsımının, yani seçimlerin ve yönetilenlerin kendisini yönetenleri seçme hakkının gerçekte, burjuva toplumun işleyişi içinde, kralların ilahi hakkından daha fazla mutlak meşruiyete sahip olmadığını görebiliriz. Bu sadece, yönetici sınıfın ihtiyaçlarının ve çıkarlarının bu özel toplum tipinde ortaya konulmasının başka bir biçimi ve – burjuva siyaseti ve seçimlerin kontrolüyle birlikte – yönetici sınıfların çıkarlarının korunup güçlendirilmesini sağlayan bir mekanizmadır. Bu, kralların ilahi hakkının onlar tarafından geliştirilmiş versiyonudur: DEMOKRASİ, SEÇİMLER, gerçekte onların versiyonudur. Bu, belli bir sistemin yapışık mitolojisidir. Mitoloji olan şey seçim yapmaları değildir, mitoloji olan, seçimlerin taşıdığı anlam ve sonuçları hakkında söylenenlerdir. Gerçekte seçimler, ‘halkın’ ‘iradesinin’ veya ‘egemenliğinin’ bir ifadesi değil, kapitalist sınıfın toplumda yönettiği ve ezdiği sınıflar ve gruplar üzerindeki sömürüsünü ve tahakkümünü, diktatörlüğünü sürdürmesini sağlayan sürecin ifadesidir.’ [9]

“Bu açıklamalar ve uzun aktarmalar birçokları açısından işin ‘amentüsü’, ‘ABC’si’ olarak görülmektedir. Evet, bunlar bize, burjuva sınıfının bir diktatörlük aracı olan devletinin ve onun işleyişinin temel niteliklerini anlatır. Ve bu, işin ‘ABC’si diye bir kenara bırakmayı, ona sırt dönmeyi değil aksine bunu daha derinden kavramayı ve tersine çevirmek için bir devrim stratejisine sahip olmayı ve halk yığınlarını –ve toplumun şu halinden rahatsız olan diğer sınıf ve tabakalardan insanları- devrim temelinde yeniden kutuplaştırmayı, gerçek bir devrim için hareket inşa etmeyi gerektirmektedir.

“Seçimlerle İzlenen ‘Mümkündür’ Siyasetinin Altında Yatan Düşünce Yapısı

Her seçim sürecinde olduğu gibi ‘olağanüstü koşullardan geçildiği’ ve ‘bu seçimlerin farklı’ olduğu propagandası toplumun ilericilerinin dilinde bitmek bilmeyen bir nakarattır. Çok partili dönem boyunca; İnönü’den Celal Bayar’a, Adnan Menderes’ten Süleyman Demirel’e, Turgut Özal’dan Mesut Yılmaz’a, Tansu Çiller’den Bülent Ecevit’e ve son 16 yıldır Erdoğan’a kadar, her dönem hakim sınıfların bir kanadını temsil edenlere karşı ‘bu seçimlerin’ ‘gericiliği durdurmak için son fırsat’ olduğu söylene gelir. Zaten seçim algısının en büyük illüzyonu, halkın ‘iradesinin’ seçimler tarafından temsil edilebileceği, en son tahlilde iktidarı ele geçirmese bile ‘halkın sesi’ olabileceği iddiasıdır –‘bırakınız bizim de bir sesimiz olsun efendiler!’.”

“Yerel yönetimler bağlamında ise, merkezi otoritenin “dışında”, ondan “bağımsız” bir halk iktidarı olamayan ama ‘söz, yetki ve karar’ merci olarak bir ‘iktidar’ alanı yaratıldığı fikri Türkiye ve Kürdistan ‘solunda’, ilerici cenahta ‘tartışmaya kapalı tabu’ halini almıştır. Bir sınıf aracı olarak devletin, halkla doğrudan ilişkili olan aygıtlarının başında gelen belediyeler, ‘halkın iradesinin’ değil ama hakim sınıfların bizzat ve birebir diktatörlüğünün aygıtıdır. An itibariyle 107 belediyenin kayyumla yönetilmesi, hakim sınıflarca ‘oyunun dışına’ çıkılmasının ‘cezasıdır’ –ki, Erdoğan’ın ‘seçilirlerse yeniden kayyum atarım’ kabadayılığı bu ‘cezanın’ apaçık beyanıdır. ‘Seçilmişlere’ cebirle müdahale, sadece bizim coğrafyamızda değil, burjuva demokrasinin beşiği olan Avrupa’da da yaşanmaktadır. Örneğin, İspanya Anayasası’nda referandum yapma hakkı olmasına rağmen, Katalanya’nın ‘Bağımsızlık Referandumu’ sonrasında yaşanan siyasi tutuklamalar sonucu mahkeme davalarında 16-25 yıl arasında hapis cezaları istenmektedir.

“Yine bu bağlamda çokça verilen Terzi Fikri’nin Fatsa örneği aslında neyi temsil ettiğinin değil, neyi temsil edemeyeceğinin trajik bir örneğidir: Zira Fatsa’da ‘bir araç olarak yerel yönetimin’ deneyi, hakim sınıfların verili kurumlarının dışına çıkıldığı taktirde, bir gecede gerçekleştirilen ‘Nokta Operasyonuyla’ -ki bu operasyon, 12 Eylül’ün küçük bir provasıydı- ‘devletin bekası’ için tekrardan nasıl işlerin düzene sokulduğunun ispatıydı. Bu trajik tecrübeden alınması gereken en önemli ders, burjuva diktatörlüğün üst yapı kurumlarından herhangi biri –yargı, meclis, yerel yönetim vb.- bu sınıfın diktatörlüğüne ters geldiğinde yeniden yapılandırılacağı gerçeğidir.

“‘Bir burjuva aygıtı olarak belediyeleri halkın iktidarının inşası için bir araç olarak kullanmak’ efsaneden de kötü, halk yığınlarının öfkesini ve umudunu verili hakim ilişkilerin düşünce yapısı içerisine hapsetmektir. Çünkü bu düzenin içerisinde hiç bir temel sorun ne genel ne de yerel ‘seçim’ yoluyla çözülemez. Ve bu düzenin kurumlarının işleyiş biçimi, mütemadiyen halkın düşünce tarzı üzerinde etki yaratır ve bir geleneğe dönüşür. O yüzden sorun yalnızca burjuva seçimlerinin hileli olduğu meselesi de değildir. Temel sorun, burjuva seçimlerinin halk kitleleri üzerinde uygulanan diktatörlüğün güçlü bir biçimi olduğudur. Seçimler halka karşı uygulanan burjuva sınıf diktatörlüğünün, halkın düşünce yapısında rasyonalize edilmesinin (‘halk iradesi’) tezahürlerinden biridir.” [10]

Nepal’den sonra yeni komedilere ihtiyacımız yok

… Bey,

kısa notunuzda ayrıca “Seçim meçim hikaye dağa çıkmalı” önerisinde bulunacağımı varsayarak, aklınız sıra Avrupa’da yaşıyor oluşumu bana karşı kullanabileceğinizi sanmışsınız. (Ayrıca belirtmeliyim ki, bilim insanlarının teorik bir münakaşayı, dernek ve kıraathane düzeyinde böylesi ampirik bir seviyeye düşürmesi beni hep şaşırtmıştır). Yukarıda sıraladığım tüm izahatlar “seçim ve meçimin hikaye” olduğunu yeterince kanıtlamıştır. Gelelim “dağa çıkma” meselesine…

… Bey,

bir bilim olarak komünizmin üzerinde çalıştığı şey, insanlardır. Söz konusu insanların geleceği onların hayatları mevzu bahis olduğunda, “dağa çıksın, dağdan insin” basitliği ile ele alınmasını doğru bulmuyorum. Esas mesele; insanların hangi biçimlerde mücadele edeceği değil, yürüttüğü mücadeleye hangi siyasi çizginin –umarım bu Mao’cu tabiri anlamakta zorlanmazsınız- tayin edici olduğudur. Baskının olduğu her yerde direniş ve isyan olacaktır. İnsanlar, kendilerini ezen ve sömüren egemenlere karşı isyan ederler ve keza Mao’nun dediği gibi bu, “meşrudur”.  Bu, meşru isyanın her halükarda doğru bir çizgiyi temsil ettiği anlamına gelmez. O nedenle burada tartışılması elzem olan husus, kitlelerin hangi yanlışa düşmemesi gerektiğidir. Ne yapılması gerektiği ise şayet dikkatli okursanız, bu yazının tamamında mevcuttur. 

Bu zaviyeden bakıldığında bugün, mevcut ekonomist ve reformcu bir çizgiyle dağa çıkılmasından yana değilim. Bunun iki nedeni var: Birincisi, Nepal’deki örneğinden bildiğimiz çok kötü bir satılmışlık ve dejenerasyon modelini bir kez daha bize ve dünya halklarına yaşatacağı için. İkincisi ise, Aslan Kılıç, Cem Somel ve Muzaffer Oruçoğlu örneklerinden sonra bizim ne sahte Maocu yerli Bataray ve Paraçandalar’a ihityacımız var, ne de onların çizgisine yem olarak verecek çocuklarımız.

Bir an düşünün! Nepal’de gerçek, komünist bir devrimimiz olsaydı ve Nepal dünya devriminin ana üssü haline gelseydi ne olurdu? Emperyalist kapitalist köhne dünyanın yaşattığı acılara, haksızlıklara öfke duyan milyonlarca insanın, “Cihadcılık”, “Milliyetçilik”, “Alternatif Dünyacılık”, “Üçüncü Alancılık” (Rojava) gibi kimi gerici kimi düzenin içerisinde kalan “çözümlerin” peşinden koşmasının önünde engel olur, gerçek bir devrimci modeli temsil ederdi. En azından dünyanın ezilenleri komünist bir devrimin mümkün ve umut verici olduğunu bizat yaşayarak görebilirlerdi.   

Ve aslına bakarsanız esas meselemiz, bugün gerçek İbo’culardan, hatta ve hatta devrime önderlik edecek bir öncüden yoksun olduğumuzdur. Bu konuda yenikominizm.com’un şu saptamasına katılmamak mümkün değildir:

“Eğer, dünyanın her bir yanından insanlar yaşadığımız bu toplumu anlamak ve gerçekten değiştirmek istiyorlarsa, Yeni Komünizm’in yöntem ve yaklaşımını kavramalı, maddi gerçekliği bu temelde değiştirmelidirler. 1960’larda, komünizm bir yol ayrımındaydı ve komünizmin doğru yolu Mao tarafından temsil ediliyordu. Ve açıkça söylemek gerekirse, bugün de komünizm bir yol ayrımın da ve bu yol ayrımı, Bob Avakian’ın inşa ettiği ve halihazırda önderlik ettiği yeni komünizm tarafından temsil edilmektedir. Bundan 50 yıl önce nasıl yoldaş İbrahim Kaypakkaya, komünist devrimin önderi Mao Zedung’u ve onun temsil ettiği bilimi Türkiye’de ve Kürdistan’da takip edip, uygulayıcısı ve savunucusu olduysa, bugün de bizlerin yeni Kaypakkayalar olmamız gerekmektedir! Önümüzde duran görev, gerçek bir devrim için devrim hareketinin inşasıdır. Günümüzde böylesi bir inşa ancak ve ancak Bob Avakian’ın mimarı olduğu ve önderlik ettiği yeni komünizm temelinde olabilir.

Evet, önümüzdeki yegane görev budur!” [11]

“Dersim Aideti” ve “Dersim Mağduriyet Endüstrisi”nin Konstrüksiyonu

… Bey,

son olarak Dersim özgülüne de dair bir iki hususa değinmeme müsade buyrun.

Kaypakkaya camiası içinde “Dersim aidiyetine” önem atfetme ne İbrahim Kaypakkaya da ne de onun yanındaki Dersim’in yerel kadrolarında mevcuttu.  Onların ‘onur’ duydukları yegâne şey devrimci olmaktı. Hatta onlara kucak açan ileri kitlelerin dahi ‘Dersim aidiyeti’ diye bir sorunları yoktu. Bu insanlar devrim hayalini paylaştıkları için Kaypakkaya ve yoldaşlarıyla birlikteydiler. Onların gündeminde ne Seyit Rıza’nın mezarı, ne Dersim katliamının devlet katında kabul görmesi, ne de Dersim Mağduriyet Endüstrisi kurarak statü ve para kazanma vardı.

Aslına bakarsanız Kaypakkaya camiasında “Dersim aidiyeti” ile Tunceli dernekçiliği üzerinden insan kazanma, 1974 sonrasına tekabül eder. “Kemalizm + Dersim katliamı = Faşizm” formülüyle, kısa yoldan insan kazanma ilk etapta çok başarılı olmuştur. Dersim, 12 Eylül ve sonrasında da Kaypakkaya camiasının fiilen barınağı haline gelmiştir. Barınma esas, devlet baş düşman olunca, Kaypakkaya camiası açısından Dersim’deki üst yapının ögeleri olan aşiretler, Alevi inancı ve bir bütün olarak gelenekler ve görenekler katiyen sorgulanmamış aksine pragmatistçe benimsenmiştir. Tabii ki Kaypakkaya camiasında 1970’lerin ortalarından itibaren birikmekte olan komünist eğilimli devrimci demokrat dünya görüşü, bu üst yapı kurumlarını benimsemekte hiç zorlanmamıştır. İşin doğası gereği, burada yan yana yaşamaya çalışan iki adet çelişki (Dersim’in üstyapısı ve Kaypakkaya camiası) bir müddet sonra birbirlerini tek taraflı etkilemeye, dönüştürmeye başlamıştır. Devlet de Dersim’de uyguladığı cebirle, bu iki çelişkinin yana yana olmasını, birbirlerinden etkilenmesini arzu etmiş ve sağlamıştır. Bin yıllık yöresel gelenekler ve üstyapı kurumları Kaypakkaya camiasını adeta yutmuş ve kendisine benzetmiştir. Din ile kültür, yöresel cemaat ile siyasi camia birbirine karışmıştır.
Dersim’de sınıflar ve bu sınıfların iktisadi konumu, yıllar içinde geçirdikleri başkalaşım, Kaypakkaya camiasının sosyal tabanını da dönüştürmüş; onları iyice kapitalist ilişkiler ağının içerisine entegre etmiştir. Kaypakkaya’nın, vaktiyle Kürecik’den Almanya’ya giden yoksul köylüler hakkında yaptığı tahlilleri hatırlarsak; Türkiye’nin büyük şehirlerine ve oradan diasporaya Dersim’den göç sonucu giden, yoksulluğundan sıyrılıp, para, güç ve mevki sahibi olan (tıpkı Kürecik örneğinde olduğu gibi) hatırı sayılır bir kesimin oluştuğunu görürüz. Gurbete çıkan yoksul köylü zamanla ya Avrupa’da işçi aristokratı ya Türkiye’nin büyük illerinde devlet memuru ya da müteahhit olmuştur. Aşiret ve büyük aile bağları üzerinden kendini besleyebilen bu iktisadi güç, söz konusu sınıfların başkalaşımıyla beraber, kırk küsur sene evvel ki devrimci enerjiyi önemli ölçüde elimine etmiş; reform arzularını güçlendirmiştir. “Aidiyet” talebinin ardındaki ana unsur bu reform arzusunun sahibi olan, kapitalist üretim ilişkileri içerisinde evrimleşerek görece zenginleşen, ABD’den Avrupa’ya uzanan diyaspora ile Türkiye’nin büyük şehirlerinde iktisadi bir güç konumuna gelen Dersim’in gelecekteki zengin sınıflarıdır. Özellikle Kaypakkaya geleneğinden gelme eski devrimciler ya bizatihi bunlardan biri ya da bunlara adeta “danışmanlık” yapar olmuştur [12] Dil, din, etnisite, müzik, belgesel film ve literatür üzerinden muazzam bir “Dersim aidiyeti” pompalayan, insanların en geri duygularına hitap ederek onları sömüren ve böylece Dersim Mağduriyet Endüstrisi’nin kurumsallaşmasına katkıda bulunan bu eski devrimciler bana Stalin’in, 1905 yenilgisi sonrası söylediği şu sözleri hatırlatmaktadır: “Rusya’da karşı-devrim dönemi beraberinde sadece ‘gök gürültüsü ve şimşek’ değil, fakat hareket üzerinde hayal kırıklığı ve birleşik güçler de inançsızlık getirmiş bulunuyor. Önceleri, ‘aydınlık geleceğe’ inanılmış ve bu nedenle hangi milliyetten olunursa olunsun birlik içinde mücadele edilmişti. Şimdi ise düşüncelere kuşku sızdı ve ayrışımlar başladı: Herkes kendi ulusal meclisciğine; herkes sadece kendisine güvensin! Herşeyden önce ‘ulusal sorun’![13]

İşte böyle … Bey.

Gerçi Dersim dahil seçimleri kimin kazanacağı umrumda bile değil ama ben sizi şimdiden kutlarım! “Halkçı Belediyecilik” ve “bedel ödedik artık yeme sırası bizde” zihniyetine sahip bu yeni güçlerin desteğini ardınıza aldığınız ve seçimleri çok büyük bir ihtimalle kazanacağınız şimdiden bellidir. Rejimin daha şimdiden göstermekte olduğu “hayırhah” tavır ve bonkörce açtığı siyasi zemin, 31 Mart sonrasında size biçilen “Komünist Belediye” rolünün de habercisidir. Dünya koşulları, bölgesel denklemler ve her şeyden önemlisi de rejimin ideolojik dünyası sizleri nerelere savurur, kim bilir?


[1] Mustafa Suphi’nin hayatı ve Türkiye Komünist Partisi’nin kuruluşuna dair kapsamlı eleştirel bir okuma için bkz. Emrah Cilasun, Mustafa Suphi ve Yoldaşlarını Kim Öldürdü?, Agora Kitap, İstanbul, 2008. 

[2] İbrahim Kaypakkaya, Seçme Yazılar, Ocak Yayınları, İstanbul, 1979, s. 36.

[3] Bob Avakian, Yeni Komünizm, El Yayınları, İstanbul, 2018, s. 75

[4] Karl Marx, Fransa’da Sınıf Mücadeleleri 1848-1850, Sol Yayınları, Ankara, 1996, s. 115

[5] 11 Mart 2019’da attığım tvite dair, bir düzeltmeyle, daha doğrusu yoldaşlarımdan gelen bir eleştiriyi sizinle paylaşmak isterim. “Objektif olarak vurgulanması gereken husus şu ki, Maoizmle birlikte komünizmin birinci evresinin kapandığı, bugün Yeni Komünizm’le komünizmin yeni bir evresine geçildiği koşullarda- Kaypakkaya’nın tarihsel olarak değerinin anlaşılması ancak ve ancak Yeni Komünizm’in kavranmasından, anlaşılmasından geçer. Bu, tarihimizin bütün devrimci önderleri için geçerlidir. Velev ki kitleler ‘gerçek İbo’cu’ olsalardı ne olurdu? Esas problem, insanların ‘gerçek İbo’cu’ olup olmamalarında değil –ki Kaypakkaya’dan sonra gelenleri aynılaştırmak doğru olmadığı için, farklılıklar vardır- sorun, ‘Yeni Komünizm’in yeni bir başlangıç noktası olmasıdır. Buradaki hata kitlelerin makul gördüğü hakikatlerden yola çıkmaktır. ‘Ey İbo’cu’ diye yapılan bu vurgu ‘her ne kadar fikirleri provake etmek’ için olsa bile bu tali eğilimden etkilenmektedir.   

[6] Şafak, 12 Mart sonrası TİİKP tarafından çıkartılan illegal yayın organıdır.

[7] İbrahim Kaypakkaya, Seçme Yazılar, s. 255

[8] “Burada, Uluslararası Komünist Hareket‘de demokrasi hakkında Marx sonrası, derin ve berrak bir anlayışın geliştirilmiş versiyonu için bkz. Bob Avakian’ın, Demokrasi; Neden Daha İyisini Yapamayalım ki?, El Yayınları, İstanbul, 2016.“

[9] “Bkz: http://yenikomunizm.com/secimlerin-dogasi-gorevi-ve-sinirliliklari-hakkinda-bob-avakiandan-seckiler-1”

[10] http://yenikomunizm.com/secimlerin-dogasi-buyuk-meydan-okuma/

[11] Agy.

[12] Yeri gelmişken belirteyim. 60’lar, 70’ler ve 80’lerde sanatıyla devrimi ve devrimcileri canla başla destekleyen babam Ali Haydar Cilasun da maalesef, devrimci fikirlere sırtını dönmüş ve Aleviciliğin, Dersimciliğin, Kürt milliyetçiliğinin palazlanmasında suç ortaklığına dahil olmuştur.  

[13] Josef W. Stalin, Bütün Eserleri, c.2, Devrim yayınları, Ankara, 1977. s. 280

Emrah Cilasun’la İbrahim Kaypakkaya ve mücadelesi üzerine

Kaypakkaya’ya bir de bu gözle bakın

Emrah Cilasun’la İbrahim Kaypakkaya ve mücadelesi üzerine


18.05.2016

Bugün, 68 gençlik hareketinin önderlerinden İbrahim Kaypakkaya’nın 43. ölüm yıldönümü. Ölüm yıldönümü vesilesiyle “Fırtınalı Yıllarda İbrahim Kaypakkaya” kitabı yeni baskısını yapan Emrah Cilasun’la İbrahim Kaypakkaya ve mücadelesini konuştuk.

Kitabında İbrahim Kaypakkaya’nın bugüne kadar yayımlanmamış yazılarına yer veren Cilasun’un sorularımıza verdiği yanıtlarını aynen yayınlıyoruz:

Kitabınızın 1. baskısı için yazılan önsözünde Kaypakkaya’nın hak etmediği bir “göz ardı” edilmeyle karşılandığını ve bu durumda Kaypakkaya’nın takipçilerinin de payı olduğunu yazıyorsunuz. Bu noktayı biraz açar mısınız?

Sorunuza cevap verebilmem için bu noktayı “biraz”ın ötesinde açmam gerekecek. Bakınız, İbrahim Kaypakkaya, Doğu Perinçek’le siyasi ve ideolojik mücadele içerisinde ortaya çıkmış bir ekolün kurucusudur. 60’ların sonlarında Perinçek, Çin’in SSCB ile olan keskin çelişkilerinden, SSCB’nin Çin’e saldırı olasılığından ötürü, dünya halklarının mücadelesini Çin’in etrafında bir set misali kullanmaya çalışan, şartların görece iyi olduğu dönemde “yaşasın halk savaşı” diyen, Çin Komünist Partisi’nin içindeki kapitalist yolculardan Lin Piao’nun çizgisini savunuyordu.

Lin Piao’nun derdi, müreffeh, sınıfların ve sömürünün devlet tekelinde devam ettirildiği bir Çin’di. 1970’e gelindiğinde Lin Piao için tehlike SSCB değil, Vietnam’a saldırarak Çin’in burnunun dibine kadar gelmiş olan ABD idi. Bunun içindir ki Lin Piao için şiar artık “yaşasın halk savaşı” değildi. ABD tehdidine karşın Lin Piao’nun çizgisi SSCB’yi yanına çekmekti. Onun içindir ki Lin Piao “SCCB de emperyalist ama hiç olmazsa revizyonisttir” diye düşünüyordu. Kitaba aldığım Mao’nun 20 Mayıs 1970 tarihli “Dünya halkları, birleşin ve ABD saldırganları ve onların ortalığa salınmış tüm köpeklerini alt edin” başlıklı mesajı bu şartlarda yazılmıştı. Mao’nun derdi ise, sosyalizmden öte, dünya çapında sınıfların ve sömürünün ortadan kalktığı komünist bir toplum inşa etmekti. Mao Zedung, emperyalistlere karşı bu savaşı onun için veriyordu. O yüzden Mao, Lin Piao’nun elini kolunu bağlarcasına onu Kamboçya delegasyonunun karşısına çıkartıp, ona bu mesajı okutturdu.

Şimdi o günleri hatırlayın bir! İstanbul rıhtımında kovalanan ABD askerlerini, 15-16 Haziran’ı vs. Bu şartlarda kim ne öneriyordu? Perinçek ne öneriyordu? Kaypakkaya ne öneriyordu? Meseleye yiğitlik boyutuyla değil de bu zaviyeden bakarsanız, Perinçek’in aslında Lin Piao’nun çizgisinde (“şartlar iyi değil”) ısrar ettiğini, Kaypakkaya’nın ise Mao’nun çizgisinde sebat ettiğini görürsünüz. Dolayısıyla Kaypakkaya ile Perinçek arasındaki çatışma, temelden iki farklı dünya görüşü arasındaki bir çatışmaydı. Perinçek, sahte bir Mao savunusu ile aslında komünist bir dünyayı değil, sınıfların varlığını devam ettirdiği; sömürünün -mesela Titovari bir sosyalizmde- devlet tekelinde sürdüğü bir toplumu savunuyordu. Kaypakkaya ise tam tersi, Mao’nun komünist toplum ideallerine sahipti. Onun içindir ki MİT, Kaypakkaya hakkında şu tespiti yapıyordu:

“Türkiye’de komünist mücadelede şimdiki halde en tehlikeli olan Kaypakkaya’nın fikirleridir. Onun yazılarında sunduğu görüşler ve öngördüğü mücadele metotları için hiç çekinmeden ihtilalci komünizmin Türkiye’ye uygulanması diyebiliriz.”

Maalesef Kaypakkaya’nın takipçileri bu tespiti bilmelerine rağmen, önemini kavramamışlardı. Nasıl mı?

Kaypakkaya’nın, TİİKP’in kapısını vurup çıktıktan sonra kendi ekolünü kurup, öngördüğü mücadeleye başlaması, yakalanması toplam 11 ayı kapsar. Onun işkencede öldürülmüş olması (18 Mayıs 1973), ardından üç sene sonra 1976’da kızıl Çin’de kapitalist yolcuların iktidara gelmesi, tüm dünyanın devrimcilerinde olduğu gibi Kaypakkaya’nın yoldaşlarında da ciddi kafa karışıklıklarına yol açtı. “Herhalde Kaypakkaya’nın ve Mao’nun çizgisi hatalıydı ki yenildik” denildi. Bu düşünce dinamiği düşünmeden şu özeleştiriyi bile verdirtti: “Şartlar elverişli değildi, Kaypakkaya yoldaş geri çekilmeliydi.” Düşünmeden diyorum zira Kaypakkaya’ya “geri çekil” demek, “TİİKP’in kapısını aç ve gerisin geri gel Şafak revizyonizmine teslim ol” anlamına geliyordu. Zaten bu öneriyi yapanların bir kısmı da (mesela Yalçın Büyükdağlı, Ali Mercan, Arslan Kılıç) gidip Şafak revizyonizmine teslim oldular. Bu felsefi açıdan ampirizme denk düşen ve “bir çizgi doğruysa kazanır, yanlışsa kaybeder” bakış açısı maalesef çok uzun yıllar diğerlerinde mevcut olduğu gibi Kaypakkaya geleneğinde de mevcudiyetini korudu. Halbuki her iki yenilgi de çizginin esasının yanlışlığından değil, güçler dengesindeki eşitsizlikten ötürü alınmıştı. Dolayısıyla burada Mao ile Lin Piao, Kaypakkaya ile Perinçek arasındaki temelden dünya görüşüne dayanan çatışma göz ardı edilmiş olunuyordu. Eh, siz kendi ekolünüzün kurucusuna bu gözle bakarsanız onun göz ardı edilmesine de karşı koyamaz; savunmanız gereken yerde de onu savunmaz duruma gelirsiniz.  

KOMÜNİZME SIRTLARINI DÖNDÜLER

Kaypakkaya’nın 42. ölüm yıldönümünde düzenlenen bir etkinlikte yaşadığınız trajikomik bir tanıklığınızı yazıyorsunuz, “(…) Kulak kabarttığım bir genç, ‘Proletarya diktatörlüğü istemiyorum’ diyordu. ‘Çünkü’ diye devam ediyordu yağız delikanlı, ‘proletarya diktatörlüğü 70 yaşındaki anamın Alevi inancını yasaklayacak. Ben, dinlerin, inançların ve kimliklerin özgür olduğu bir toplum istiyorum. Ben, Alevi ve Dersimli bir İbo’cu olmakla övünüyorum.’ (…)” Devrimci önderlerin, fikirlerinden kopartılarak adeta birer “poster güzeli” muamelesi görmesini ve ikonlaşmasını eleştiriyorsunuz…

Aslında bu bir sonuç. Önemli olan bu noktaya nasıl gelindiği. Alıntı yaptığınız yerin üstünde ve altında, bu noktaya nasıl gelindiğini izah etmeye çalışıyorum. Hiçbir şey durağan değil. Maddenin hareket halinde oluşu, şeylerin evrimi, fikriyatın dinamiği herkesi bir yerlere doğru itiyor. Tüm bunlara materyalistçe bakmak zorundayız. Bugün 2016’da, komünizmin tasavvuruna dair bir yol ayrımındayız (Tabii bunun da bir evveliyatı var). Bu yol ayrımının bir noktasında, benim de daha öğrenmekte olduğum, büyük ilham aldığım,  Kaypakkaya ile 1960’ların aynı Maoist geleneğinden gelen Bob Avakian’ın inşa ettiği komünizmin yeni sentezi bulunmaktadır.  Avakian’ın, son kırk yıldır üzerinde çalıştığı büyük sorun, komünist devrimin ilk dalgasından (1871-1976) alınacak dersler, onun baş döndürücü nitelikteki kazanımları ile birlikte sorunlarını ve açmazlarını da ortaya koyarak bir çıkış yolu inşa etmek üzerinedir. Bu sentez, felsefeyi, enternasyonalizmi, sosyalist toplumda proletarya diktatörlüğü ve iktidarın kullanımını ve stratejiyi kapsar. Avakian bu çalışması ile ve ayrıca geniş entelektüel, bilimsel ve sanatsal düşünce ve girişimlerden sonuçlar da çıkararak, komünizmin yeni sentezini geliştirmiş ve bugün komünizm açısından keskin bir ayrışım çizgisini ortaya koymuştur.  

Yol ayrımının bir diğer noktasında ise bugün, komünist bilime bakmak yerine, Rousseau, Popper, Arendt, Habermas, Negri, Badiou ve Žižek’e bakmayı yeğleyenler bulunmaktadır. Adları her ne olursa olsun, Marx’ı, Lenin’i, Mao’yu, 18. yüzyıl filozofları ve onların devamı olanlarla boyamaya çalışanlar, çoktan sırtlarını komünizme döndüler. Bilinçlice, önderlik edip sınıfsız bir dünya kurma mücadelesinin sorumluluğunu üstlerinden attılar. Bu güçlerin kimisi geçmişin yanlış tecrübelerine sarılırken, kimisi de geçmişin doğru tecrübelerinden kopma telaşına kapıldılar. Velhasıl ortak müşterekte; burjuva hak, hukuk, hürriyet ve demokraside buluştular.

 Bahsi geçen gencin fikri bunalımı bu yol ayrımının bir tezahürüdür.   

“KOMPRADOR MARKSİSTLER”

Kitabın önceki baskılarında “Kaypakkaya’nın ismini vermek istemeyen bir arkadaşı”olarak görüşlerine yer verdiğiniz kişinin Numan Kurtulmuş’la birlikte Has Parti’yi kuran Cem Somel olduğunu belirtmişsiniz. Somel’in durumunu doğal olarak “savruluş”olarak niteliyorsunuz. Bir kısmı liberalizme ve kimlik siyasetine bir kısmı AKP’yle kan bağı olan sağ ​yapılara savrulan eski kuşak​ “​devrimci”​lere değinmek ister misiniz?

Marx’ın şu sözlerini hatırlamakta fayda var:

“Bu sosyalizm, devrimin sürekliliğini; tüm sınıf ayrılıklarının kaldırılmasına, bu sınıf ayrılıklarının dayandığı tüm üretim ilişkilerinin kaldırılmasına, bu üretim ilişkilerinin karşılığı olan tüm sosyal ilişkilerin kaldırılmasına, bu sosyal ilişkilerin sonucu olan tüm fikirlerin devrimcileşmesine zorunlu geçiş noktası olarak proletaryanın sınıf diktatörlüğünün ilanıdır.”

Şayet siz devrimin meşakkatli yolunu, Marx’ın bu sözlerini temel almadan arşınlar ve “gerisi Allah kerim” derseniz varacağınız yer kâh liberalizm, kâh kimlik siyaseti, kâh AKP veya fark etmez bir başka durak olur. Mesela Perinçek’in Lin Piao’culukla başlayan serüvenine bakalım. Devamında ne oldu? Madalyonun öbür yüzüne, 3 Dünya’cı Deng Siao Ping’ciliğe evrildi. 70’lerin ikinci yarısında ABD’nin ve rejimin yanına savruldu. 12 Eylül’de Evren’in, 80’in ikinci yarısında Özal’ın yanına yuvarlandı. Kendilerine “proleter devrimci” diyenler komprador “Marksist” oldu. 80’lerin sonuna doğru Saçak sayfalarında, Birikimciler’den önce sivil toplumculuğu savundu. Peki ya bugün? Artık açıktan Marksizme gerek duymaksızın, Nasyonal Sosyalizm’e demir attı. Aralarındaki küçük farklılıklara rağmen şimdi, Marx’ın yukarıdaki sözlerini hatırlayarak bir düşünün. Doğu Perinçek’ten Halil Berktay’a, Şahin Alpay’dan Oral Çalışlar’a veya Cem Somel’e kadar… Bunların arasında ne gibi bir fark var?  

TİİKP önderliğine yazılmış ve​ Halil Berktay imzalı bir mektup yayınlıyorsunuz… Kitabın en dikkat çekici kısmı burası sanırım. ’77 1 Mayısı’nda solcuların birbirini öldürdüğünü iddia eden ve pek “hümanist” bir imaj çizen Halil Berktay’ın Kaypakkaya’nın öldürülmesi gerektiğini yazdığını görüyoruz mektupta. Bir de bu tür “savruluşlar” var, biraz daha açmak ister misiniz bu noktayı?

Hümanist mi? Tırnak içinde bile yazılması mümkün değil. Rejimin bugün Kürdistan’daki kanlı icraatlarını Berktay, Serbestiyet’teki köşesinden; Perinçek de Aydınlık’taki köşesinden alkışlamaktadır. Adeta birbirleriyle yarışmaktadırlar. Gerçi Berktay hayatı boyunca hep “vur” denildiğinde öldürmüştür. Kaypakkaya meslesinde olduğu gibi. Kitapta da anlattığım gibi Perinçek’in, Kaypakkaya’yı tasfiye manevralarının bir sonucu olarak Berktay, Kaypakkaya’nın öldürülmesini önermiştir. Bugün de durum farklı değildir. Sadece “kraldan çok kralcı” olmak için kendine “kral” seçtiği simalar değişmiştir.

Odatv.com

Osmanlı’dan Kalma Devlet Aklı

Osmanlı’dan Kalma Devlet Aklı:  Müdahale, İçişlerine Karışma, İşgal ve İlhak

@EmrahCilasun (18 Şubat 2018)

Mondros’tan bu yana Türkiye’nin girdiği yerden çıktığı görülmemiştir. Bu devlet aklının kodlarına bugünde Suriye’de rastlanmakta.

Vaktiyle Marx, Osmanlı İmparatorluğu’nun “ilhakçı” olduğunu saptamıştı. Osmanlı bir dizi nedenden ötürü girdiği yerleri (Almanya, Fransa, İngiltere, İspanya veya Portekiz gibi) sömürgeleştiremiyor ama onun dışında, bir başka ülkenin toprağına müdahale, içişlerine karışma, işgal ve ilhak’ı gayet başarılı biçimde beceriyordu.

Payitaht çökerken, Ankara’da kurulmakta olan yeni devlet, dünya konjonktürünü göz önünde bulundurarak diğerlerinin yanı sıra, imparatorluğun bu kodlarını da devralmaktaydı.

İtilaf Devletleri’nin daha teveccühünü kazanmadığı, bilakis onlara karşı Moskova kartını oynadığı dönemde bile Mustafa Kemal, o yıllarda Ankara’nın nasıl bir siyasi hat izleyeceğini daha sonra şöyle anlatacaktı:

“Kurtuluş yolu ararken iki şey söz konusu olmayacaktı. İlkin, İtilaf Devletlerine karşı düşmanlık durumuna girilmeyecekti, sonra da Padişah ve Halife’ye canla başla bağlı kalmak temel koşul olacaktı.” (Mustafa Kemal Atatürk, Nutuk, c.1, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul, 1961, s.11)

Ankara, İtilaf Devletleri’nin teveccühünü 1920 Aralık’ında, Çerkes Ethem ve kuvvetlerini, Ocak 1921’de de Mustafa Suphi ve yoldaşlarını katlettikten sonra, Şubat 1921’de Londra’da yapılan konferansa davet edilerek elde etti. Kuşkusuz, İtilaf Devletleri’nin teveccühü düz bir hat üzerinden gidilerek kazanılmamıştı. Emperyalistlerin kendi aralarındaki kâr ve rekabet hırsının neden olduğu anarşi ile emperyalizmin topyekün sosyalist Rusya ile arasındaki çelişki ve çatışmanın yarattığı boşlukları Ankara, kendi lehine doldurmaya çalıştı. Bu, hem Osmanlı’dan kalma devlet geleneğinin hem de hasımlarıyla girişeceği pazarlığın bir ürünüydü.

Mesela bu yüzden Ankara, İtilaf Devletleri’ne karşı daha Moskova kartını salladığı süreçte (1920), Afganistan’a asker göndermenin planlarını yapıyordu.

21 Aralık 1920’de “Fevzi Paşa’ya” başlığını taşıyan bir yazıda Mustafa Kemal şöyle diyordu:

“Müdafaa ve maliyemiz icapları ile uyuştuğu takdirde Afgan ordusunu düzenlemek için bir subaylar heyetinin gönderilmesini mühim ve elzem görmekteyim. Cemal Paşa’nın ekteki mektubunda belirtildiği üzere, bunun gelecekte Anadolu üzerine çöken ağır yükü hafifletmeye yarayacağı gibi, aşağıdaki noktalara riayet edildiği takdirde Orta Asya’da emrimize amade kuvvetli bir orduya sahip olmamız hususu temin edilmiş ve dolayısıyla her icap ettiği anda Anavatan’ı korumak için İngilizler’i daha uzaklarda meşgul etmek için bir vasıta elde edilmiş olur.” (Atatürk’ün Bütün Eserleri, Cilt. 10, Kaynak Yayınları, İstanbul, s. 179) (vurgular bana ait.)

Aynı yazıda Mustafa Kemal, gönderilecek subay heyetinin Afganistan’ın içişlerine müdahale etme anlamına gelen dört maddelik misyonunun son maddesinde açık açık şöyle yazıyordu:

“Dördüncü olarak: Afganistan idarecileri harici entrikalar sayesinde İslamiyet ve Türklüğün menfaatlarına aykırı bir surette hareket etmeye hazırlandıkları takdirde, heyetimizin bu surette hareketlerine mani olabilecek ve İslam ve Türk menfaatlarına hizmet eden bir Afgan hizibi iktidar mevkiine getirebilecek kadar kuvvetli bir mevki edinmesi.” (Aynı yerde) (Vurgular bana ait.)

Tabii Ankara’nın “yaptığı hesap” Afgan “çarşısında tutmamıştı.” Zira Lozan’da, İtilaf Devletleri’ne verilen, adeta, “Osmanlı olmayacağım” garantisinin beylik karşılığı “yurtta sulh, cihan da sulh” sözüydü.  (Gerçi Afganistan bahsinde Ankara, hiçbir zaman –bugün General Raşit Dostum örneğinde de görüldüğü gibi- Mustafa Kemal’in Afganistan vizyonundan vazgeçmedi. Neyse… Zaten konumuz Afganistan değil.)

Ankara’nın bir başka ülkenin toprağına müdahale, içişlerine karışma, işgal ve ilhak hayallerinin kuşkusuz en bilinenleri Hatay ve Kıbrıs’tır.

1930’lardan itibaren Kıta Avrupa’sında belirmekte olan savaş tehditinden ötürü Fransa’nın, Ortadoğu’dan kendi topraklarına doğru askeri güç kaydırdığı bir ortamda, oluşan boşluğu Ankara, ilkin Hatay Cumhuriyet’ini kurdurtarak (Eylül 1938), dokuz ay sonra da (Haziran 1939) kendi yandaşı Hatay Cumhuriyeti meclisinin Türkiye’ye dahil olma kararıyla Hatay’ı ilhak ederek doldurmuştu. Tüm bunlar Fransa ile yaşanan “tatlı-sert” gerilimlere rağmen olmuştu.

Tüm farklılıklara rağmen Kıbrıs’ta da aynı kodlarla hareket edilmişti. Hatırlayalım. Soğuk Savaş’ın ortasında, Atina’da Batı yanlısı “Albaylar Cuntası” hüküm sürüyordu. Yunanistan’dan kaçan Moskova yanlılarının kurduğu AKEL, Kıbrıs’ta iktidara gelme potansiyeline sahipti. ABD ve Birleşik Krallık ise Akdeniz’deki bu stratejik adayı Moskova’ya kaptırmaya hiç de niyetli değillerdi. İlkin, Rum ve Türk tarafındaki ırkçı/faşist güçleri cesaretlendirerek etnik boğazlaşmayı teşvik ettiler. Daha sonra da NATO müttefiği Türkiye’nin müdahalesine “yeşil ışık” yaktılar. Ankara işte bu ortamda, karşısına çıkan fırsatı derhal değerlendirmesini bidi ve Temmuz 1974’de adayı işgal etti. Türk “sopası” ile dize getirdiği Atina ve Lefkoşa’dan gereken tavizleri koparan ABD ve Birleşik Krallık, bu arada “fırsat mı fırsat” deyip işgalini daha da genişletmekte olan Ankara’yı sadece durdurmakla kalmamış, üstelik Türk askerinin adadan çıkmasını talep etmişti. Evet, işgal böylece akamete uğramıştı ama silah ambargosu da dahil olmak üzere bir dizi yaptırımlara rağmen Türk askeri  Kıbrıs’ı terk etmemişti. “Atı alan” Ankara, Lefkoşa’yı “çoktan geçmişti”.  Bununla da kalmayıp, Türkiye, başta ABD olmak üzere diğer tüm müttefiklerinin ve Birleşmiş Milletler’in ısrarlarına rağmen bırakalım çekilmeyi, üstüne üstlük 1983’de sadece kendisinin tanıyacağı Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti adında bir de devlet kuracaktı.

Özetin özeti, Mondros’tan bu yana Türkiye’nin girdiği yerden çıktığı görülmemiştir. Bu devlet aklının kodlarına bugünde Suriye’de rastlanmakta.

Geçen yazımda Afrin’e yapılan saldırının göründüğü gibi “sadece ve sadece bir Türk-Kürt çatışması” olmadığı, Suriye’de “irili ufaklı bütün aktörlerin bu hengemade aslan payını kapma derdinde” olduklarını belirtmiştim. “Bu aslan payı”nın Türkiye açısından ne anlama geldiğini, Aydın Selcen, 9 Şubat tarihli Gazete Duvar’daki yazısında (https://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar/2018/02/09/suriyede-resim-belirginlesiyor/), “TSK’nin Fırat Kalkanı cebini (2 bin kilometrekare), Afrin mıntıkasıyla (tamamı 4 bin kilometrekare) bağlayıp, aşağıya Idlip vilayetinin ülkemize sınırdaş bölümünü (5 bin kilometrekare) içine alarak Suriye’nin kuzey batısında ters ‘L’ biçiminde bir alanı ‘güvenlik bölgesi’ olarak denetlemeyi hedeflediği sonucu çıkıyor. Ancak bunun doğal anlamı da sözü edilen 11 bin kilometrekarelik bölgenin diplomatik sorumluluğunun da görülebilir gelecek için Ankara’da olması“ diye tarif etmiş.

Tıpkı 1920’lerde olduğu gibi, Batı’ya karşı Moskova, Moskova’ya karşı Batı kartını kullanan Ankara’nın, bugün Suriye’de, Washington’a karşı Moskova, Moskova’ya karşı da Washington kartını kullandığı gözden kaçmamaktadır. İster Astana’da ister Cenevre’de olsun, Selcen’in bahsettiği “L” biçimindeki 11 bin kilometrekare toprakla masaya oturmak niyetindeki bir Ankara’nın planı acaba orta vadede ilkin Özerk Sünni Bölge, sonra uzun vadede 1939 Hatay örneğinde olduğu gibi, bu “özerk” bölgenin Türkiye’ye katılması olabilir mi? Gelecek dönemde kim (Washington veya Moskova) bu plana “evet” derse, o mu Ankara’nın “stratejik ortağı” olacak?

Suriye’de yaşanan sekter savaşın, çok kutuplu dünyada, emperyalistler ve gerici devletler arası rekabetin ve keskin çelişkilerin ürünü olduğu akılda tutulacak olunursa, Ankara’nın heves ve planlarının tutma olasılığı nedir?

Göreceğiz…

 

Tepemizde sallanan emperyalist sopalar

Tepemizde sallanan emperyalist sopalar

@EmrahCilasun (02 Şubat 2018)

Lenin ve bir avuç gerçek devrimcinin, Birinci Dünya Savaşı’nda “anavatan savunması” öneren sosyal demokratlara karşı, savaşan ülkelerin proleterlerine ve ezilenlerine yaptıkları “Devrimci Yenilgicilik” çağrısı olmazsa olmazımızdır.

Genellikle burjuva politikacılar laf ebeliği yapmakta ustadırlar.

Kitabın ortasından konuştukları nadirdir.

İşte böyle bir konuşmayı Alman Dışişleri Bakanı Sigmaer Gabriel, geçenlerde (5 Aralık 2017’de) Berlin’de, Körber Vakfı’nda yapmış.

Gabriel yaptığı sunumda dünyadaki durumu değerlendirmiş ve Avrupa’nın (daha doğrusu Almanya’nın) bundan sonra nasıl bir pozisyon alması gerektiğini anlatmış.

Malum. Türkiye’de gündem Afrin.

İfratla tefrit arasında gidip gelen yorumlara bakıyorum.

“Bitti bitecek” denilen AKP iktidarının, kâh seçim için, kâh sonunu kurtarmak için Afrin’e saldırdığı söylenmekte.

“Fırat Kalkanı”nda “hezimete” uğraması beklenen iktidarın şimdi Afrin’de “hezimete” uğraması beklenmekte.

Oysa gönlümüzün arzuladığı papatya falını açmak yerine materyalistçe objektif gerçeğin kendisine bakmalıyız.

Mao’nun dediği gibi “karşıtını stratejik olarak küçümse, ama taktik olarak küçümseme”.

Kuşkusuz TSK’nın, hangi gerekçeyle olursa olsun, egemen bir ülkenin (Suriye’nin) sınırlarını geçerek yürüttüğü askeri faaliyetin adına isteyen “operasyon”, isteyen “harekât” demekte serbesttir. Ama bunun alenen bir savaş olduğu “sağır Sultan”ın bile malumudur.

Keza bu savaşın görünen boyutu TSK/ÖSO ile YPG arasındaki çatışmadır.

Ve bu çatışma bağlamında, şu köhne dünyanın eşitsizliklerine, baskı ve sömürüsüne karşı kararlıca karşı koyanların,  komünist zaviyeden bakanların, eşitsizlikten, baskı ve sömürüden yana olmaları beklenemez.

Kürt kitlelerinin gadre uğraması desteklenemez, kabul edilemez.

Burada Lenin ve bir avuç gerçek devrimcinin, Birinci Dünya Savaşı’nda “anavatan savunması” öneren sosyal demokratlara karşı, savaşan ülkelerin proleterlerine ve ezilenlerine yaptıkları “Devrimci Yenilgicilik” çağrısı olmazsa olmazımızdır.

Ama bundan bir adım sonrasıysa -hakikaten eşitsizliğin, baskı ve sömürünün bu dünyada emperyalist/kapitalist sistemden kaynaklandığının bilincinde olanlar açısından- gri bir alandır.

Çünkü Afrin’e yapılan saldırı, göründüğü gibi sadece ve sadece bir Türk-Kürt çatışması değildir. Bilakis bunun da ötesinde Suriye’de yaşanan savaşın tümü, çok kutuplu dünyada, emperyalistler ve gerici devletler arası rekabetin ve keskin çelişkilerin ürünüdür.

Emperyalist rekabet ve çelişkinin ürettiği anarşik dinamik, bütün bu Suriye’deki sekter savaşı tetikleyen ve hala itekleyen faktörün ta kendisidir.

Şimdi irili ufaklı bütün aktörler, bu hengemade aslan payını kapma derdindedir. Başta en büyükler olmak üzere, sahada bu kadar aktörün varlığı ve birbirlerinin ayağına dolaşıyor olmaları, adeta bu pilavın daha çok su kaldıracağına ve daha büyük tehlikeleri içinde barındırmakta olduğuna işaret etmektedir. Hele hele aynı çelişkilerin ürünü olan Ortadoğu’daki gerilimleri de bu büyük resme dahil edersek.

Bakın Gabriel, temsil ettiği sistemin kaygılarından hareketle bu durumu, meşrebince nasıl okuyor ve izah ediyor.

Gabriel’in konuşmasından kimi alıntıları aşağı aldım.

Arzu edenler bu alıntıları, Fehim Taştekin’in saha hakkındaki bilgilerinden faydalanarak kaleme aldığı yazılarıyla; Cumhuriyet gazetesinin ABD ve Batı’ya yakınlığı ile bilinen yazarı Aslı Aydıntaşbaş’ın yazılarıyla veya Rusya’ya ve müttefiklerine yakınlığı ile bilinen yazarı Ceyda Karan’ın yazılarıyla harmanlayıp, bir daha okuyabilirler.

“Uzun süredir dünya genelindeki krizlerin artan hızı şaşkınlık ve korku uyandırdı. Bu süreçte, küresel çapta angaje olan bir Avrupa için endişe verici misaller belirdi. Bunlar kabaca iki kategoriye ayrılabilir:

Etrafımızdaki devletlerin çöküşü, artan oranda çatışmalara neden olmakta. Bunlar sınır ötesine taşmakta ve bütün bir bölgeyi istikrarsızlaştırmaktadır.

Aynı zamanda yükselme azmi olan Çin, Rusya, Türkiye ve İran gibi ülkelerin saldırgan eylemleri, küresel düzenin yanı sıra bölgesel güç dengelerinin de kaymasına neden olmaktadır.

Halen rekabetin uykuya yatmadığına şahit olmaktayız. İki hafta önce, Rusya Devlet Başkanı Soçi’de davet verdi. İlkin Suriye Başkanı, daha sonra Türk ve İran devlet başkanları teşrif ettiler. Davetliler Suriye’de garantilediklerine inandıkları zaferi kutladılar. Buna ilişkin bir Alman gazetesi ‘Kara ruhlar, Karadeniz’de’ diye yazdı.

Soçi’de toplanan büyük güçler dost değillerdir ama ortak yanları vardır. Tarihsel büyüklüklerinin iç ve dış boyutlarına atıfta bulunmaktadırlar. Ve onları bizden ayıran temel şey, sırası geldiğinde Batı’ya göstermek için kimi sermayelerini bu işe yatırmış olmalarıdır. Durumlarından bir tür ‘büyük güç vergisi’ ödemeye istekli oldukları söylenebilir. Ekonomik kayıplar, diplomatik istismarlar, mali cezalar gibi bir dizi adım  onlar tarafından, liderlik iddiası ve ulusal egemenliği ispatlamak için göze alınmakta.

Bunu Rusya’nın Ukrayna’da yaptıklarında görmekteyiz. İran, komşu ülkeleri kontrol etmek veya başkaları açısından kontrolü zorlaştırmak için bölgede kısmen terörist milisleri desteklemek için önemli kaynakları devreye sokmaktadır. Türkiye, Kürt ulusal özlemlerine karşı çıkarlarını savunmak için askeri operasyonlardan ve ABD’yle çatışma(lar)dan çekinmiyor.

Dolayısıyla Suriye, üç eski imparatorluğun ilerlemesinin doruk noktasıdır. Bu arada, bunu bir öz-eleştiri olarak görmeliyiz. Son yedi yıldır Batı hiçbir zaman, çok iddialı talepleri ile devreye soktuğu kaynaklar arasında makul bir ilişki kuramadı.

Theodore Roosevelt bir keresinde, ‘Yumuşakça konuş ve büyük bir sopa taşı’ demişti. Bizim Suriye politikamız ise bilakis tersine, ‘Yüksek sesle konuş, fakat küçük bir sopa taşı’ slonganıydı.”

Dediğim gibi Gabriel açık konuşmuş.

Bütün bir bölgede, insanlığın tepesinde irili ufaklı emperyalist “sopa” sallanmaktadır.

“Taktik” adına, insanlık bu emperyalist “sopa”lardan birini tercih edemez.

Zira böylesi bir tercih, eşitsizliğin, baskı ve sömürünün başka biçimlerde devamından başka bir şey olmayacaktır.

Bu, kabul edilemez.

 

Erdoğan’ın Sung Çieng’i

Erdoğan’ın Sung Çieng’i – Beş Parmak Dağları’ndan  Finis Germania’ya uzanan bir kariyerin hikayesi
@EmrahCilasun (30 Kasım 2017)
Biliyorum, gündem Rıza Sarraf.

Fakat bu makalenin kahramanı, 27 Kasım’da, Habertürk’te katıldığı “Enine Boyuna” adlı programda, “Amerikan ceza kanunlarına göre diyelim ki Amerika’nın koyduğu ambargoyu delmeyi bir yere uydururlar, devletin aldığı karara karşı bir eylemde bulunmak diye. Amerika’da bu suç olur. Ama bu bizim için suç oluşturmaz” diyerek “anti emperyalizm” atfetdiği Saray’ı rüşvetiyle bile cansiperane savunacağını ispat etmiş oldu.

Onun için aşağıda okuyacağınız makalenin zamansız olmadığı gibi, tarihsel açıdan bir dizi önemli hususu içinde barındırdığını düşünüyorum.

Su Kıyısında romanını okudunuz mu?

Konu, 13. yüzyılda Çin’de, Song Hanedanlığı’nda geçer.

Siyasi ve iktisadi çalkantılar yaşayan hanedanın başı köylü isyanları ve çetelerle derttedir.

Köylü önderi Ch’ao Kai, 30.000 taraftarıyla Sarı Irmak’ın kenarında adeta kurtarılmış bir bölgede yaşamaktadır.

Romanın esas kahramanı Sung Çieng, rüşvet ve yolsuzluğa karşı olduğu için bir zamanlar memurluk yaptığı saraya sırtını dönmüş; etrafına topladığı savaşçılarla kendi çetesini kurmuştur. Fakat Sung Çieng, hanedana ve onun düzenine asla karşı değildir.  Bilakis her zaman canla başla hanedana bağlılığını dile getirmiştir.

Nihayetinde bu sadakat, hanedanın teveccühünü kazanacaktır. Sung Çieng, savaşçılarıyla birlikte Ch’ao Kai’ın kurtarılmış alanına sızmayı başaracak; Kai’ı liderlikten ihraç edecek ve 30.000 kişilik gücü içeriden çökertecektir.

Sung Çieng hanedan tarafından affedilir ve saraya yüksek rütbeli bir memur olarak geri döner…

(Meraklısı için küçük bir not: 1966’da Kızıl Çin’de patlak veren Büyük Proleter Kültür Devrimi esnasında kapitalist yolcuların kendilerine rehber aldıkları Sung Çieng ve onu anlatan Su Kıyısında romanı, Mao’nun önderliğindeki devrimci karargah tarafından eleştiri bombardımanına tabi tutulmuş ve böylece “Su Kıyısında Romanının Eleştirisi” başlıklı bir makale kaleme alınmıştır.)

Teşbihte hata olmaz. Makalemizin kahramanı günümüzün hanedanı Recep Tayyip Erdoğan’ın teveccühüne mazhar olan Sung Çieng pardon, Doğu Perinçek’tir.

Perinçek’in geçmişine yapılacak kısa bir yolculuk, kahramınımızın, Sung Çieng ünvanını fazlasıyla hak ettiğini gösterecektir.

Dayısı (Turhan Olcaytu) Türk ordusunda tümgeneral, babası (Sadık Perinçek) ise yıllarca Süleyman Demirel’in Adalet Partisi’nde milletvekilliği yapmış olan Doğu Perinçek, Türkiye “müesses nizamı”nın adeta içinde doğmuştur (1942).

1968 gençlik hareketlerinin tüm dünyayı etkilediği yıllarda, Perinçek de Türkiye’deki gençlik hareketinin içinde yer almış, kendi grubunu kurmuş; Kemalizm’e ve Türk milliyetçiliğine olan sadakatinin üstünü, sol militan bir söylemle ve hatta daha sonraları Türkiye’nin batısında, Söke’de, Beş Parmak Dağları’nda saklanarak örtmeyi becermişti. İdeolojik hattını ve bu siyasi manevrasını fark edip, açıktan eleştiren İbrahim Kaypakkaya gibi muhaliflerini ise o zamanki yoldaşı Halil Berktay ile birlikte kâh ortadan kaldırmayı düşünmüş, olmadı ölümle tehdit etmiş kâh yakalanmasının ardından, polis sorgusunda ele vermiştir.

1976’da Çin’deki kapitalist darbenin ardından açıktan kapitalist yolcuların, Teng Hsiao-ping gibi revizyonistlerin safında yer alan, Soğuk Savaş yıllarında ABD ile SSCB blokları arasındaki çekişmede tercihini ABD’den ve NATO’dan yana yapan Perinçek, o yıllarda adeta bir iç savaş yaşamakta olan Türkiye’de, keza açıktan devletin yanında yer almakta hiçbir beis görmemiştir. İdaresi altında yayınlanan günlük Aydınlık gazetesinin, o zamanlar en bilinen icraatlarından biri de çeşitli sol gruplara mensup kişilerin isimlerini ve adreslerini ifşa etmek olmuştur.  Daha sonra 12 Eylül 1980’de gerçekleşecek askeri darbenin ardından devrimcilerin yargılandıkları askeri mahkemeler, iddianamelerini Aydınlık gazetesinin bu listelerine dayandıracaklardı.

Cuntanın “sağa da sola da karşıyız” demagojisine uygun olarak tutuklayıp yargıladığı Ecevit ve Demirel gibi tanınmış siyasilerin yanı sıra, o dönem henüz ikinci ligin bir hayli alt sırlarındaki bir siyasetçi olan Doğu Perinçek ve arkadaşları da askeri mahkemelerin önüne çıkartılmışlardı. Fakat kahramanımız o “zor şartlarda” bile sanık kürsüsünden, rejime olan sadakatini, darbenin başı Evren’i referans göstererek, NATO’yu nasıl canla başla savunduğunu anlatarak dile getiriyordu. Okuyalım:

“Orduya yönelen saldırılara bir cevap vermek üzere, Başkanlık Kurulu üyemiz Oral Çalışlar, Genel Kurmay Başkanı Orgeneral Evren’den özel bir demeç alarak, Aydınlık’ta yayınlamıştır. Aydınlık’ın 28 Mart 1980 günlü sayısının manşeti şöyledir: ‘Türkiye Hitler Almanyası olmadığı gibi, Silahlı Kuvvetleri ne Militaristtir ne de Faşist.’” (Türkiye İşçi Köylü Partisi Davası Sorgu, Türkiye Bülteni Yayınları, Frankfurt am Main, 1983, s. 38)

“Türkiye İşçi Köylü Partisi, yurdumuzun savunulması konusunda o kadar ciddi ve sorumlu bir tutum almıştır ki, NATO’nun geçmiş dönemdeki niteliğinden doğan yargıların dahi üstüne düşerek, Sovyetler Birliği’ne teslimiyet yönünde bir NATO’dan ayrılışa karşı çıkmış, NATO’nun Moskova karşısında yarattığı ağırlığı tespit etmiş, Sovyetler Birliği’nin yayılmasını gemleyen her güce önem vermiştir.”(Age. S. 39)

Bu Soğuk Savaş jargonunu birkaç sene sonra bırakacak olan kahramanımız, özgürlüğüne kavuşur kavuşmaz, Türkiye’nin yeni siyasi ortamına ayak uydurmakta zorlanmadığı gibi, 1984’de başlayan Kürt isyanını, rejimin en öncelikli meselesi olarak tespit etmekte de gecikmedi. Hoş, üzerinde taşıdığı “sol” palto bir hayli yıpranmıştı ama onu hem tamir etmesi, hem de rejime olan sadakatini göstermesi için inisiyatif üstlenmesi gerekiyordu. Perinçek, Eylül 1989’da fırsatı değerlendirdi ve Kürt isyancıların lideri Abdullah Öcalan’la, Lübnan’ın Bekaa Vadisi’nde buluştu. Tarafların kameralar önünde birbirlerine karşılıklı çiçek vermekten çekinmedikleri bu flört, 1991 Birinci Körfez Savaşı’na kadar sürdü. Her iki taraf da bir “kazan-kazan” hesabı gütmekteydi. Perinçek, bu süre zarfında Kürt isyancılar üzerinden yıpranmış “sol”cu karizmasını onarmaya; Öcalan’da sesini rejime duyurmaya çalışıyordu. Ama Perinçek, bunun da ötesinde “Kürt Sorunu”nun çözümüne dair bir “reçete”nin varlığından bahsediyordu.  Aslında bu “reçete” vaktiyle “Kurtuluş Savaşı”nın başlangıç yıllarında, devletin kurucusu Mustafa Kemal’in kaleminden çıkan, Kürtlere muhtariyet vermekten bahseden ama daha sonra 1925’deki Kürt ayaklanması bahane edilerek rafa kaldırılan 1919 tarihli Amasya Protokolleri’nin ta kendisiydi. Kraldan çok kralcı olan kahramanımız bir yandan rejime, cephaneliğinde olan bu mühimatı hatırlatırken öte yandan da Kürt isyancılarına “sol”dan atmak istediği çelmeyle onları, rejimin minderine düşürmek istiyordu. Perinçek’in bu “mıntıka temizliği”, meyvelerini Cumhurbaşkanı Özal’ın son yıllarında vermeye başlayacak, Ankara ile Kürt isyancılar arasında ilk gayrı resmi ateşkes sağlanmış olacak ama tüm bunlar, rejimin gözünde daha hala ikinci lig siyasetçi olan Perinçek’e lüzum görülmeksizin gerçekleşecekti. Son tahlilde rejim, isyancılarla anlaşmaya daha hazır değildi… Öcalan ise şimdi önderlik ettiği isyanın, uluslararası aktörlerce tanınması için Birinci Körfez Savaşı’nın beraberinde getirdiği fırsatlara odaklanıyordu.  Yani, buna göre şimdilik Ankara’dan ümidini kesmiş olan Kürt isyanının önderi, SSCB bloğunun da çöktüğü o yıllarda, hem askeri olarak Kürdistan’ın diğer parçalarında (mesela Irak’da) konuşlanmayı hem de uluslararası arenada Türk tarafını sıkıştırmak için, Ankara’nın Batılı müttefikleri nezdinde kabul görmeyi deniyordu.

Perinçek’e dönecek olursak… Doğu Bloku’nun çöktüğü ve Soğuk Savaş’ın artık bittiği “çok kutuplu dünya” konjonktüründe kahramanımız, Türk rejiminin bekasını “Avrasya” aksında görmeye başlamıştı.

2000’lerin başında ABD ve Avrupa, tercihini “ılımlı İslam”ın temsilcisi olarak tanımladığı AKP’den yana yaptığında, bunun bir rejim değişikliğine doğru evrileceği korkusu taşıyan asker-sivil bürokrasi ve onların siyasi temsilcisi olmaya can atan Perinçek bir hayli gerilemiş durumdaydı. AKP hükümetinin, devleti İslami yönde yeniden yapılandırmak için Kemalist paradigmadan, resmi devlet ideolojisinden kopması kaçınılmazdı. Jön Türk geleneği üzerine bina edilmiş, Ermeni Soykırımı ve Kürt katliamları gibi bir dizi tarihsel kambura sahip Kemalist ideolojinin, konjonktür gereği sözde bile olsa (başta Çözüm Süreci olmak üzere) AKP’nin, rejimin geçmiş tarihini adım adım revize etmesi elzemdi. Hatta devletin bekçisi TSK’yı dahi baştan aşağı yeniden kalıba sokması şarttı. (Tüm bunlar, geçen yazımda da değindiğim gibi (LİNK) AKP’nin, rejimin “kurucu lideri” olarak “Gazi Mustafa Kemal Atatürk”e yaptığı vurguyla çelişmemektedir.)

Öte yandan bu ortam eski paradigma savunucularıyla “kim daha Türk milliyetçisi” yarışını kızıştırdı. İşte burada Perinçek’e yeniden “gün doğmuş”tu. Kahramanımız, asker-sivil bürokrasi başta olmak üzere, etrafına topladığı bir dizi aşırı sağcı, hatta faşist güçle birlikte sadece Türkiye’de değil Avrupa’nın önde gelen şehirlerinde “Ermeni soykırımı bir yalandır” kampanyalarıyla, Türk dışişlerini adeta mahcup etmekteydi.

Ancak devlet katında değeri hala yeterince takdir edilemeyen Perinçek, 2008’de bir kez daha rejimin gazabına uğradı. O yıllarda ABD ve Avrupa’nın da desteğini arkasına alan AKP hükümeti, kendi yol haritası doğrultusunda devleti yeniden tahkim ederken önünde engel olarak gördüğü asker (ve kimi sivil) bürokrasi içindeki geleneksel güçleri hem tasfiye etti hem de onlarla birlikte bu arada Perinçek’i de hapise attı. Evet, ilerlemiş yaşına rağmen kendisi açısından hiç de hoş olamayan bu hapis macerası gerçi tam yedi sene sürmüştü ama bazı tesadüfler de kahramanımızın imdadına yetişmişti.

Arap Baharı’nın beraberinde getirdiği siyasi-ideolojik boşluk, AKP açısından tarihin sandığını açımış ve onun “Yeni Osmanlı” hayallerini hortlatmıştı. Bu hortlayan hayalin altında tabii ki AKP’nin iktidara geldiği günden beri teşvik etmekten çekinmediği İstanbul merkezli geleneksel Türk sermayesinin ve palazlanmasına önayak olduğu İslamcı “Anadolu Kaplanları” diye adlandırılan yeni girişimcilerin, Ortadoğu ve Afrika merkezli pazarlarda yaşadıkları rekabet yatmaktaydı. Fakat çok daha önemlisi bu bir dereceye kadar göz yumulabilecek iktisadi rekabet, siyasette ise, Batı’nın “ılımlı İslam modeli” diye umut bağladığı AKP’nin, İslam köktenciliğine doğru koşar adım ilerlemesine kapıyı aralıyordu. Ve bu öngörülmeyen çelişkilerin kızışmasına ve haliyle AKP’nin İslamcı ideolojisinin dinamiği ile birlikte, Batılı dostlarıyla arasındaki ilişkinin nahoş bir hal almasına doğru evrilecekti. Bu ve buna benzer sorunların bir devamı olarak, 2014’e kadar içeride AKP’nin zımni koalisyon ortağı, yargı ve kolluk kuvvetleri içinde önemli bir güce sahip durumdaki Fetullah Gülen cemaati ile arasında baş gösteren kavga, hapiste çürütülmeye terk edilen eski asker bürokratlarla birlikte Perinçek’e de adeta bir “hayat öpücüğü” verdi ve tahliye olmalarını sağladı. Kahramanımız tahliye oluşunu taraftarlarına, “Silivri duvarlarını yıkarak çıktık” diye pazarlayacaktı.

Siyasi kariyerine illegal Türkiye İhtilalci İşçi Köylü Partisi’nin (1969-1978) şefi olarak başlayan Perinçek, sisteme entegre oldukça legalleştirdiği örgütünün adını ve sosyal tabanını konjonktüre uygun olarak değiştimesini her zaman bildi. Kahramanımız, 1978-1980 arası Türkiye İşçi Köylü Partisi; 1991-1992 arası Sosyalist Parti; 1992-2015 arası İşçi Partisi adlarını taşıyan örgütünü, hapisten çıktıktan sonra derhal Vatan Partisi diye değiştirdi.

Yönetiminde eski sivil ve asker bürokratın, faşist ve muhafazakar siyasetçi ve bakanın yer aldığı partisiyle kahramanımız, 15 Temmuz 2016’daki darbe teşebbüsünün ardından Türkiye siyasi sahnesinin ortasına adeta mancınıkla fırlatılmış gibi düştü. “Önce milli bağımsızlık sonra laiklik” diyen Perinçek, sadece Kürt şehirlerinin yerle bir edilmesinde “Kemalist-İslamcı” diye adlandırdığı Erdoğan’ı canla başla desteklemekle kalmadı, aynı zamanda rejim için önden gidip, “mıntıka temizliği” yapan piyade fonksiyonunu daha da fazlasıyla üstlendi.

İçine sızılıp, içeriden çökertilecek sol ve radikal akımlar geride kalmış; şimdi ise rejime olan sadakatini fazlasıyla ispatlayan Sung Çian, namı diğer Perinçek, her ne kadar tenzil-i rütbeye uğradıysa da, hanedanın adeta dış dünyadaki özel temsilcisi olmak istiyordu.

Misal, Suriye krizinde Rusya ile ihtilaf mı yaşanmaktadır, Perinçek’in adamları Moskova’da kulis ve lobi faaliyetindedir. Ankara ile Şam arasında atılan köprüleri ise kahramanımız zaten yıllardır tamir etmekle meşguldür. Kuzey Irak Bölgesel Kürt Yönetimi referandum mu yapacaktır? Daha Türk dışişleri harekete geçmeden, anti-Kürt koalisyonu oluşturmak için Perinçek çoktan İran’da, mollaların huzuruna çıkmıştır bile. İnisyatif alarak rejimin gözüne girmek için elinden geleni yapan Perinçek’in tabii ki faaliyetleri sadece Ortadoğu ile sınırlı değildir.

Bir zamanların “sol”cusu kahramanımız, dünyanın emperyalist/kapitalist talanına gocunmamaktadır. Bilakis o, vaktiyle savunduğu emperyalist NATO bloğuna karşı şimdi “mazlum” diye pazarlamaya çalıştığı emperyalist Şanghay İşbirliği’nden yanadır. Perinçek’in gönlü Ankara’nın Pekin-Moskova aksına dahil olmasıdır. Hatta 60’ların ikinci yarısında hukuk doktorasını Berlin’de yapan kahramanımızın bir diğer muradı da Alman emperyalizmini, Avrasya koalisyonunun yanına çekmek, olmazsa Berlin’i tarafsızlaştırmaktır.

Zira 2017’nin  Mart’ında Almanya Cumhurbaşkanlığına seçilmesi vesilesiyle Frank-Walter Steinmeier’e, Göthe’nin “Batı-Doğu Divanı”nı hediye eden Perinçek’in güttüğü siyaset, Bellevue Sarayı’nın yeni sakinine yolladığı iltifatla bezenmiş kutlama mektubunun satır aralarından da apaçık sırıtmaktadır: “Sizin Federal Almanya Cumhurbaşkanı seçilmeniz, dünya barışının güvencesi olan Çok Kutuplu Dünya için mücadeleyi güçlendirmiş ve Avrupa-Asya Birliği’nin, başka deyişle Avrasya’nın insanlığa kazandıracağı değerler için yürütülen çalışmalara yeni bir ufuk getirmiştir.“ (27 Mart 2017 tarihli mektuptan, vurgular bana ait)

Perinçek hediye ve iltifat mektuplarıyla yetinmeyip, 14 Eylül 2017’de çıkıp Berlin’e gitti. Burada kimlerle görüştü bilinmez ama verdiği demecin içine yerleştirdiği şu cümleler gözden kaçacak gibi değildi: Almanya bizim güvenliğimizin batı ucundaki unsur. Türkiye de Almanya’nın güvenliğinin başladığı yerdir. O bakımdan iki ülke birbirinin dostluğuna muhtaç. Ekonomik bakımdan da öyle. Almanya bizim üçüncü büyük ticari ortağımız aynı zamanda en çok ihracat yaptığımız ülke Almanya. Onun için bu iki ülkenin dost olması lazım. Tarihten gelen dostluğu var. Birinci Dünya Savaşı’nda silah arkadaşlığı var.” (Vurgular bana ait)

Fakat anlaşılan kahramanımız beklediği yüzü şimdilik Alman devlet ricalinden bulamamış olmalıydı ki, bu sefer de dümenini Almanya seçimleri sonrası, kendisi gibi aynı kumaştan olan Gauland ve Weidel’in faşist AfD’sine kırdı. Zira Vatan Partisi’nin Uluslararası İlişkiler Sorumlusu Yunus Soner (ki kendisi Perinçek’in yeğenidir), 28 Eylül 2017’de Russia Today televizyonuna verdiği mülakatta, “Seçimin yükselen gücü, kazanan gücü sizin de haberinizde belirttiğiniz gibi AfD oldu. AfD mülteci sorununa dikkat çekti. Avrupa’daki mülteci sorunununWashington’un Irak, Suriye, Libya ve kısmen Türkiye’ye yönelik askeri müdahalelerinden kaynaklandığını çok iyi biliyoruz. Bu yüzden bence bu seçim sonucu Almanya’nın yönünü değiştirerek Avrasya’ya yönelmesine sebep olacak. Rusya ile daha farklı ilişkiler kurmasına, Çin ile daha iyi ilişkiler kurmasına, ABD ile daha mesafeli bir ilişki kurmasına, daha özgüvenli bir Almanya olmasına yol açacak ve tabii ki Türkiye-Almanya ilişkilerinin de değişmesine sebep olacak. Çünkü eğer AfD’nin de programında belirttiği gibi milliyetçi ve bağımsız bir Almanya için çalışıyorsanız, müttefikleriniz olması gerekir. Türkiye bu müttefiklerden biri diyordu. (Vurgular bana ait)

Gerçi Soner “Avrupa’daki mülteci sorunu”nda Avrupalı emperyalistlerin dahlini görmemeyi yeğleyip, faturayı sadece ABD emperyalizmine çıkarmakla faşist AfD’ye göz kırpıyordu ama övdüğü partinin liderlerinden Alexander Gauland, 16 Ağustos 2017’de Almanya’nın Sesi’ne verdiği mülakatta “Erdoğan, Yeni Osmanlıcı siyaset gütmediği sürece Türkiye’nin NATO üyeliğinin devam etmesi gerektiğini düşünüyorum. Soğuk Savaş boyunca Türkiye, ittifakın bekçilerindendi ve bundan sonra da dışarıda bırakmak için bir sebep görmüyorum” diyerek, Soner ve dayısı Perinçek’in stratejisine denk gelmeyen, Türkiye’yi “bekçi” olarak niteleyen NATO’cu güfteyi terennüm ediyordu. (Kim bilir? Belki de Türk Nasyonal Sosyalistleri umutlarını, AfD’de Gauland’ın ötesinde, parti içerisinde kendilerine yakın olabileceğini düşündükleri daha iri kıyım faşistlere bağlamışlardı.)

Almanya seçimleri ve AfD’nin zaferi gene de Vatan Partisi içinde bazı kafa karışıklıklarına yol açmış olmalı ki, bunları gidermek için partinin Genel Başkan Yardımcısı Ali Mercan, 3 Ekim 2017’de Aydınlık’ta yayımlanan “AfD eleştirileri ve Alman milliyetçiliği” başlıklı makalesine “Avrasya Atlantik saflaşmasının uluslararası ilişkilerde belirleyici olduğu günümüzde, Almanya’daki milliyetçi dalgayı ve AfD’nin zaferini nasıl değerlendireceğiz? Avrupa milliyetçiliği eşittir ırkçılık ve faşizm midir? Almanya’daki son seçimlerin galibi AfD tartışmaları bunları ele almayı gerektiriyor” diye başlıyordu. Mercan’a göre, “bu gün Atlantik hakimiyetine karşı çıkan milliyetçi akımlar ve kapitalist ülkeler de haklı konumdadırlar. Almanya ve Avrupa’da kuvvetli bir milliyetçi dalga vardır ve AfD bunun ürünüdür.” Dolayısıyla AfD programına da atıfta bulunan yazar, “Programı çok açıktır: Atlantik’e karşı milliyetçi bir çizgidedir. Biz de Almanya’dan bunu istemiyor muyuz?” diye soruyordu. Bir yandan kendi tabanını, “AfD çizgisini Trump’ın Avrupa’daki yansıması olarak yorumlamak çok yanlıştır. AfD Trump milliyetçisi değil Alman milliyetçisidir. Zaten bütün Avrupa’da milliyetçilik rüzgârı esmektedir. Amerikan milliyetçiliği şu an itibariyle hegemonyacılıktır, ezilen ve gelişmekte olan ülkelere kanlı saldırılar ve parçalama faaliyetleridir”diye ikna etmekle meşgul olan Mercan, öte taraftan şu cümlelerle sanki sadece AfD’ye mavi boncuk dağıtmakla kalmıyor, aynı zamanda AfD’yi takdir etmesi için Alman devletine akıl vermeye de çalışıyordu: “Almanya ise Atlantik’e karşı kendisini savunmak ekonomik gelişmesini sağlama almak için milliyetçiliğe sarılmaktadır. AfD aslında Atlantik’ten uzaklaşıp milliyetçiliğe sarılan Alman (AB) toplumunun duygularını açık olarak yansıtmaktadır. Bu partiye yapılan saldırılar aslında Almanya’nın Atlantik’ten uzaklaşmasına tepkinin örtülü ifadesidir.”

Kötü ünlü Kürt korucusu aşiret ağalarıyla objektiflere gülümsemesiyle meşhur, Vatan Partisi’nin “Kardeşlik Bürosu”ndan sorumlu Ali Mercan, anlaşılan şimdi de Alman faşistleriyle bir “kardeşlik” örmekteydi. Öte yandan yazar, hem Erdoğan’ın 2016 başlarında, devlet başkanlığı münakaşalarında gizlemediği Hitler hayranlığını görmezden gelmekte hem de hanedanın siyasi bir manevrayla Alman seçimleri öncesi verdiği demeçleri “boşluğa savurduğu Nazizm, faşizm suçlamaları olgulara dayanmamaktadır” diye eleştirmekteydi(!).

Acaba Saray ve Uşağı Almanya siyasetinde, “iyi polis, kötü polis”i mi oynuyor bilinmez ama Mercan’ın, Almanya’da AfD ve diğer faşistlerin hortlaması karşısında infiale kapılan milyonları hiçe sayarcasına “Almanya’da her milliyetçi fikir ve davranışa ‘Nazizm’, ‘faşizm’ yaftasıyla yaklaşan”ları aklı sıra “PKK’ya, PYD’ye, ‘Bağımsız Kürdistan’ komplosunun şefi Barzani’ye ve benzerlerine en iyimser görüşle müsamahakâr davran”makla suçlaması son derece ucuz bir demagojidir.

Zira bu Nazizm ve faşizm severliğin saldırganlıkla gözlerden neyi ırak tutmaya çalıştığı, benim açımdan, en geç 15 Ekim 2017 itibariyle açıklığa kavuşmuştur.

Frankfurt Kitap Fuarı’nda, AfD de dahil Almanya’daki ırkçı ve faşist, irili ufaklı bir dizi harekete ideolojik rehberlik eden “Antaios Yayınevi”nin standında, Sezession dergisi yazarlarından Benedikt Kaiser’le konuşuyorum. Yayınevinin ‘Bestseller’i, 1933-1945 arası Nazi Almanyası’nı sahiplenen Finis Germania’ya [Almanya’nın Sonu]“Türkiye’den ilgi var mı” diye soruyorum.

Yüzü gülen Kaiser, gururla “Vatan Partisi’nin Kaynak Yayınları telif hakkı için başvurdu” diyor ve karşılığında kendilerinin de Vatan Partisi’nin aylık yayın organı “Teori’den iki makaleyi şu anda Almanca’ya çevridiklerini” ekliyor.

Kaiser konuşmaya devam ederken kafamın içinde binlerce fotoğraf karesi akıyordu. Bunlardan biri, Perinçek’in “sol” iddia ve söylemlerle 70’lerin başında Söke’de, Beş Parmak Dağları’ndaki mağarada saklandığı ana aitti. Kendisini ne gibi bir geleceğin beklediğini kahince sözleriyle Kaypakkaya yüzüne söylemişti o mağarada. 46 sene öncesinin Sung Çiang’ı, şimdi Alman türdeşleriyle Finis Germania’da buluşmuştu…

Erdoğan’ın Kemalizm hamlesi

Erdoğan’ın Kemalizm hamlesi

@EmrahCilasun (14 Kasım 2017)

Hatırlıyorsunuz değil mi?

Erdoğan’ın başbakan olduğu yıllarda…

Mutad, salı günleri yapılan grup toplantılarında…

Hey gidi hey!

Ne günlerdi…

AKP, adım adım Kemalist paradigmayı tasfiye edip yerine İslami paradigmayı inşa ederken, yanına geçici yol arkadaşları arıyordu.

Liberallerin yanı sıra geçici yol arkadaşlarının bir bölümünü de “sol” cenah oluşturmaktaydı.

O nedenledir ki “hazret”, Ahmet Kaya’dan girip, Nazım Hikmet’ten çıkıyor;

Patetik sesiyle Nevzat Çelik şiirleri döktürüyor;

Salya sümük, Erdal Eren’den Dersim’e kadar uzanan, sol hafızaya ait ne varsa sağdan okşuyordu…

O güne kadar rejimle arasındaki ayrışım çizgisini, baskı ve sömürünün üstyapısı ve üretim ilişkileri ile değil de sadece “hak-hukuk” ve “mağdur olmak” üzerinden çeken kimi solcularımızın kafası allak bulak olmuştu.

Hoş, gerçi kafaları allak bullak eden başka gelişmelerde vardı.

Mesela, istenen müreffeh ve kalkınmış bir memleket değil miydi?

AKP’nin teşvikiyle komşuda (“Anadolu Kaplanı”nda) pişer, inşallah bize de (“Solcu/Alevi/Kürt” belediyeciye, işadamına, mütahite) düşerdi…

Vaktiyle Hikmet Kıvılcımlı da “Vatan Partisi, hükümetimizi, velev ki eksik olsa bile başardığı sanayi teşebbüsleri için olduğu kadar, geç de kalsa yeni ağır sanayi teşebbüslerinden dolayı tebrik eder“ deyip, Demokrat Parti’nin icraatlarını övmemiş miydi? (Gerçi aynı Kıvılcımlı bu övgüyü unutup, Milli Birlik Komitesi’ne 27 Mayıs 1960’da yaptığı darbe için de teşekkürü bir borç bilecekti.)

O halde?

12 Eylül’den beri kan, göz yaşı ve öfkeyle biriken umutlar, AKP’nin bu “sol manevrasına”, AB ve parlamento heveslerine neden heba edilmesindi?

Şimdi benzer bir  manevranın, devrimcilerin tam karşı kutbundaki, eski paradigmanın  taraftarlarına, Kemalist cenaha yapılmakta olduğunu görüyoruz.

Cumhurbaşkanı’nın, devletin kurucusunu, ölüm yıldönümünde adıyla sanıyla zikredip, “Gazi Mustafa Kemal Atatürk” demesi nedense siyaset sahnesinin aktörlerini şaşırttı.

Yorumlar havalarda uçuştu.

Erdoğan’ı takkiye yapmakla suçlayan da oldu, takdir eden de…

Hatta bunun 2019 seçimleri için bir manevra olduğunu söyleyen bile çıktı.

Oysa bu manevra bambaşka bir gidişaatın işaret fişeğidir.

Evet, S-400 füzelerine rağmen Türkiye şimdilik hala bir NATO üyesidir.

Şanghay ittifakı şimdilik hala uzaklardadır…

Ama Washington’dan Paris’e, Berlin’den Brüksel’e kadar bir dizi müttefikiyle Ankara ciddi çelişkiler yaşamaktadır.

Sırf onlarla mı?

Kendisine rakip olabilecek Tahran ve Riyad ile birlikte bütün bir Ortadoğu coğrafyası Ankara için adeta ateşten gömlek gibidir.

Bu şartlarda, hem içerisi, hem de özellikle dışarısı için Erdoğan’ın şimdilik Kemalizm’e ihtiyacı vardır.

Tabii ki 2002’den beri AKP hükümetinin, devleti İslami yönde yeniden yapılandırmak için Kemalist paradigmadan, resmi devlet ideolojisinden kopması kaçınılmazdı. Jön Türk geleneği üzerine bina edilmiş, Ermeni Soykırımı ve Kürt katliamları gibi bir dizi tarihsel kambura sahip Kemalist ideolojinin, konjonktür gereği sözde bile olsa (başta Çözüm Süreci olmak üzere) AKP’nin, rejimin geçmiş tarihini adım adım revize etmesi elzemdi. Hatta devletin bekçisi TSK’yı dahi baştan aşağı yeniden kalıba sokması şarttı.

Ama hepsi o kadar!

Zira bugün Erdoğan, Sarraf davasının muhtemelen kazanacağı uluslararası boyutlardan tutun da Türkiye’nin olası karışabileceği savaş veya savaşlara kadar Kemalizm’in, “vatan, millet, Sakarya” tekerlemesine, bir başka ifadeyle “hakim ulus şovenizmine” de ihtiyaç duymaktadır.

Söze “eyyy Amerika” diye başladığında solunda Kemalist, sağında İslamcı ama her halükarda müslüman bir Türk neden olmasın?

İşte bu şartlarda kurucu lider sıfatıyla 1938’de ölmüş bir Mustafa Kemal’in adı ve resiminin duvarda asılı olması, 2017’de yaşamakta olan lideri neden gocundursun ki?

Hem kendisine, en sağdan en sola kadar muhalefet edenlerin Kemalizm şemsiyesi altında toplandığı, Kemalizm’in adeta bir ayrışım çizgisi gibi sunulduğu şu günlerde, bu ayrışım çizgisini, yani Kemalizm’i bundan daha iyi sulandırmanın başka bir şekli olabilir mi?

Mesela yarın bir gün Erdoğan, İslami hattına uygun bir şekilde Mustafa Kemal’den tarih sırasına göre şöylesi alıntılar yapacak olsa Kemalistlerimizin hali nice olur?

1 Kasım 1922: “Türk ve İslam Türkiya devleti, iki saadetin bu tecelli ve tezahürünün kaynağı ve kökü olmakla dünyanın en bahtiyar bir devleti olacaktır.” (Atatürk’ün Bütün Eserleri, c. 14, s. 87)

18 Kasım 1922: “Türkiye’nin bir vazifesi hilafet makamını kurtarmaktır. Bu bizim için özel bir davadır. Bunu hilafet makamı olarak nihayetine kadar göstermek ve onun kurtarılmasına çalışmak bizim için hayırlı bir davadır. Bizim için bu dava İslam âlemi nazarında fevkalade takviye eden bir meseledir” (Age, s. 135).

20 Kasım 1922: “Halife ‘hazrettir’ ve ona ‘hazret’ denilir. Ona lisanımızda başka bir unvan yoktur” (Age, s. 146).

16/17 Ocak 1923: “Millet dinsiz değildir. Dinine bağlıdır ve dini İslam dinidir. Yani komünistlik gibi dini reddedecek ortada bir meslek yoktur” (Age, s. 288).

16 Mart 1923: “Bazı kimseler asri olmayı kâfir olmak sanıyorlar. Asıl küfür onların bu zannıdır. Bu yanlış yorumu yapanların maksadı, İslamların kâfirlere esir olmasını istemek değil de nedir? Her sarıklıyı hoca sanmayın, hoca olmak sarıkla değil, beyinledir” (Age, c. 15, s. 219).

22 Mart 1923: “Bende Timurlenk’in Kur’anı Azimüşşan’ı vardır, gayet kıymettardır. Onun yazısı da pek güzel ve taklide örnek almaya değerdir. Biz Türklerin yazıya da ehemmiyet vermiş olduğumuz, bu Kur’anı Kerim’in yazısıyla da müspettir” (Age, c. 15, s. 251).

16 Nisan 1923 (Ramazan münasebetiyle): “İdraki ve iftihar ettiğimiz bu mübarek ayın hürmetine eltafı ilahiyeden vatanımız ve hepimiz için selamet ve sadetler niyaz ederken mukaddes davanın aşkı ile rahmeti rahmana kavuşmuş olan aziz şehitlerimizin ruhlarına Fatihalar hediye ediyorum” (Age, c. 15, s. 293).

Olmaz olmaz demeyin.

Peki ya Cumhurbaşkanı bunlarla da yetinmeyip, üstüne üstlük bir de Tarih Vakfı Başkanı Mehmet Ö. Alkan’ın “29 Ekim 1923’te cumhuriyet ilan edildiğinde İstanbul’da halife vardı ve 3 Mart 1924’e kadar da görevine devam etti. Yani biz 6 ay, halifeli bir cumhuriyette yaşadık” sözlerine gönderme yapıp, 2023’de, “Lozan’da dayatıldığı için Halifelik makamını ilga etmiştik, hadi şimdi gelin Halifeliği ilan edelim” diyecek olursa?

Mustafa Kemal ile Mustafa Suphi, Ayyıldız ile Orak-Çekiç

Mustafa Kemal ile Mustafa Suphi, Ayyıldız ile Orak-Çekiç

@EmrahCilasun (02 Kasım 2017)

Efendim, duymuşsunuzdur.

Türkiye Komünist Partisi diye bir parti var.

Yok, bu Mustafa Suphi’nin kurduğu, 3. Enternasyonal (KOMİNTERN) mensubu Türkiye Komünist Partisi değil.

Hayır! Takrir-i Sükûn zamanı Ankara’ya yağ çeken, 1925’de Şeyh Sait İsyanı sırasında “Vurun Kürt Eşkiyası”na diyen, Suphilerin devrimci mirasının ardına gizlenen Şefik Hüsnü Değmer’in revizyonist partisi de değil.

Yok, yok! Bir zamanlar sosyalist maskeli emperyalist Moskova’nın güdümündeki Zeki Baştımar, İsmail Bilen ve Haydar Kutlu’nun bildiğimiz partisi hiç değil.

Bu benim dediğim, bildiğimiz partiyi son başkanı Kutlu feshedince ve ortada parti adını sahiplenen kalmayınca, fırsat mı fırsat TKP adını alan; nasyonal sosyalist Perinçek’i 20 sene geriden gelerek takip ve taklit eden parti.

Bir zamanlar salon şenliklerini Fransız milli marşı Marseillaise’le açan parti.

Hani 15 Temmuz sonrası, Kürt şehirleri dümdüz edilirken Türk bayraklı miting yapan parti.

Daha dün ise 29 Ekim’i “sosyalistçe” kutlamak için Ayyıldız ile orak-çekici yan yana getirmekle kalmayıp, Mustafa Kemal ile Mustafa Suphi’yi de yan yana koyup, “Sosyalizm Cumhuriyet’e çok yakışacak” müsameresi düzenleyen parti.

İşte bu partinin genel sekreteri Kemal Okuyan geçenlerde bir yazı yazmış.

Yazının başlığı, “Erdoğan Atatürkçü olursa…”

Yazarın derdi, Mustafa Kemal’in, Cumhurbaşkanı tarafından sahiplenilmesi.

Laf aramızda, Erdoğan’ın, Mustafa Kemal’i sahiplenmesi sadece devletin “kurucu lideri” seviyesindedir. Rejimin ve toplumun İslami paradigma doğrultusunda yeniden rektifiyesinin bir parçasıdır. Aynı kapitalist üretim ilişkilerini savunan  (sadece ideolojide biri Türklüğü, diğeri ise İslamı öne çıkaran) bu ikilinin arasındaki fark, niteliksel değil nicelikseldir.

Mustafa Kemal ve onun ideolojisinde sebat eden Okuyan ise, Erdoğan ile kendisi ve partisi arasındaki ayrışım çizgisinin ortadan kalkacağı korkusundadır.

Onun içindir ki yazar, kendi kitlesini sakinleştirmekle meşguldür.

Ve aklı sıra şu iki cümleyle Erdoğan ile kendisi ve partisi arasındaki ayrışım çizgisini çektiğini sanmaktadır. Okuyalım:

“Mustafa Kemal, 1920’lerin başında bu coğrafyadaki saflaşmada devrim safında yer alan bir liderdir. Emperyalist işgale karşı durmuştur, gericiliğe karşı durmuştur, Sovyetler Birliği ile dostluğu tercih etmiştir.”

Gerçi Okuyan devamla “bu gerçek manevralarla değişmez” diye de çok veciz bir cümle eklemeyi unutmamıştır ama bu iki cümle, tarihi gerçeklere karşı teşebbüs edilmiş kuyruklu bir yalanın, pardon “manevranın” dik alasıdır.

Neden mi?

Gelin Okuyan’ın bahsettiği günlere gidelim, minimum yorum ve maksimum göndermeyle hem Mustafa Kemal’in sözlerine hem de icraatlarına bir bakalım. Veya yazarımızın tabiriyle “devrim safında yer alan” liderin, “emperyalist işgale karşı” nasıl durduğuna bir bakalım.

1.

Cumhuriyet Halk Fırkası’nın 1927’de yapılan 2. Kongresi’nde okuduğu ünlü Nutuk’unda Mustafa Kemal, Samsun’a çıkışının ardından izlediği siyaseti, hiçbir yanlış anlamaya mahal vermeyecek şekilde şöyle tarif etmekteydi:

“Kurtuluş yolu ararken iki şey söz konusu olmayacaktı. İlkin, İtilaf Devletlerine karşı düşmanlık durumuna girilmeyecekti, sonra da Padişah ve Halife’ye canla başla bağlı kalmak temel koşul olacaktı.” (Mustafa Kemal Atatürk, Nutuk, c.1, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul, 1961, s.11.) (abç)

Mustafa Kemal’in “düşmanlık durumuna girilmeyecekti” dediği “İtilaf Devletleri”, Okuyan’ın “emperyalist işgal” diye tarif ettiği şeyin bizat sorumlusu olan emperyalist devletler.

 2.

“İtilaf Devletlerine karşı düşmanlık durumuna girilmeyecekti” diyen “devrim safında yer alan lider”in, Okuyan’ın emperyalizm diye tarif ettiklerine hitaben, komünizme karşı verdiği garanti de şayan-ı dikkattir.  Özetin özeti, hikâyesiyle birlikte işte 26 Şubat 1921’de Mustafa Kemal’in anti komünist sözleri:

Bir gün sonra (27 Şubat) başlayacak olan Londra Konferansı öncesi, ABD’li gazeteci Streit’ın, Mustafa Kemal’e yönelttiği sorulardan biri de komünizme ilişkindi.

Gazetecinin, “Türkiye’de Bolşeviklik, yani komünistlik, enternasyonalistlik vb. hakkında vaziyetiniz nedir” sorusuna, Mustafa Kemal, “Türkiye’de komünizm yoktur. Bütün cihan bizi milliyetçi olarak bilir ve milletimizin bağımsızlığını, haklarını ve menfaatlarını müdafaa eden kimseler olarak öyleyiz de. Şayet enternasyonalizm demekle bütün milletlerin bağımsızlık ve hukukuna saygıyı kastediyorsanız, o zaman evet, biz enternasyonalisttiz de. Diğer taraftan biz dinimize de bağlıyız. Milli ve dini ruha aykırı olan komünizmin bizde nasıl bir tatbikat sahası bulabileceğini de anlamam. Böyle bir ihtimal ancak Türk milletine karşı girişilen bir suikastın gerçekleşmesi halinde husule gelebilir” diye yanıt verir. (Atatürk’ün Bütün Eserleri, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2003, c. 10, s. 60.) (abç)

3.

Yukarıda Mustafa Kemal’in altını çizdiğim “bir suikast” sözlerine okuyucu anlamsız bulabilir. Oysa bence hakikaten ortada bir suikast vardır.

Ve bu suikast “Türk milletine karşı” değil bilakis, Mustafa Kemal’in sözlerinden yaklaşık bir ay evvel, 28/29 Ocak 1921’de, Trabzon açıklarında komünistlere karşı bizat Mustafa Kemal’in onayıyla işlenen suikasttır.

Zaten o suikast karşılığında Mustafa Kemal’in öncülük ettiği Ankara Hükümeti, İtilaf Devletleri’nin, -Okuyan’ın anlaması için alenen yazacak olursak-  emperyalistlerin teveccühünü kazanmış ve Londra Konferansı’na davet edilmiştir.

4.

Ve ne ilginçtir ki Okuyan’ın, “gerciliğe karşı” olduğunu söylediği, “devrim safında yer alan” Mustafa Kemal, Mustafa Suphi ve yoldaşlarına karşı giriştiği suikastı, gericilerle elele gerçekleştirmiştir.

Nasıl mı?

Mustafa Suphi ve yoldaşları Kars’tan Erzurum’a doğru yol alırken, Erzurum’da, Hoca Raif Efendi (ki kendisi vaktiyle Erzurum Kongresi’ne de katılanlardandır) önderliğinde, yakın tarihimizin ilk “Komünizmle Mücadele Derneği” diye adlandırabileceğimiz Muhafaza-i Mukaddesat Cemiyeti’nin aşağıdaki provakasyon beyannamesi 18-22 Ocak’ta yayımlanır ve dağıtılır:

“BEYANNAME

“Epey zamandan beri ismini işitip bazı ceridelerde okuduğumuz ve ancak ne gibi fitne ve fesat ocağı ve hile hud’a olduğunu etraflıca tedkik edemediğimiz komünistlik (bolşeviklik) ve halkçı iştirakiyun denilen mesail-i iblisanenin alçak ve memleketten kovulmuş, anası, babası belürsüz, mazileri mülevvas, cinâyet ve ceraim-i müteaddide ile mahkum ve memleket ve islâmiyetle alâkaları kat’iyyen gayr-i mevcûd bir takım edâni tarafından islam ülkelerine sokulmak ve dahilde bunlara peyrev bazıları tarafından bu fesad ve fitne ocakları uyandırılmak istenildiği haber alınmış idi.

“Bu bapta kemal-i ciddiyetle tedkikatta bulunanların malûmatından ve kendilerinin neşrettikleri matbu programlarının muhteviyatından bâhusus Mustafa Suphi nam şeririn şimdiye kadar bu hususta vücuda getirdiği faaliyeti hikâyeten kongrelerinde kıraat edüb, hatt-ı desti ile muharrer olduğu halde elde edilen rapor mündericatından bu mesâlik-i laimenin bütün din ve islâmiyeti temelinden tahrip ve an’anât-ı milliye ve adab-ı mütevarisemizi ortadan kaldırmaktan başka bir şey olmadığı açık ve müdellel bir surette bütün üryanlığıyla meydana çıkmıştır.

“Binaenaleyh mesâlik-i mesrûdenin esâsât-ı bâtılesini ve bunun tatbikinden husule gelmiş ve gelecek mazarratı hülaseten ber-vech-i âti beyan ve ilânı, cemiyetimizce cümle-i vezaiften bildik:

“1. Hâşa, sümme hâşâ Allah yok, peygamber yok, halife ve büyük yok, şeriat düzme, yalan, işte bunları esas meslek ittihaz ederek bütün küfriyatlarını serbest olarak alenen neşr ile ahkâm-ı islâmiyeyi, ferâiz ve sünnet-i peygamberiyeyi külliyen dünyadan kaldırmaktır.

“2. Bu fesadın tatbikine en evvel kadınlardan başlayarak, birincide bi’l-külliye nâ-mahremliği ref’, ikincide onların umûmi mahallere, umûmi evlere, umûmi tiyatrolara, umûmi kahve ve oyunhanelere erkeklerle karışık olarak girip çıkmaları ve umûmi aşhanelerde erkeklerle yemek yemeleri, alel-umûm kadınlara hariçte birer iş verilerek, herhangi bir erkeğe hizmet etmesi mecburiyeti gibi bir takım vaziyetler ihdas edilmesidir ki maaz’alahü telâlâ, ne gibi fenalıklara yol açmış olduklarını ednâ bir mütalaa ile anlamak çetin değildir.

“3. Kadınların hane haricinde serbest bulunmalarını temin ve haseb ve neseb keyfiyetlerini yok etmek maksadıyla üç yaşından itibaren bütün çocukları açacakları umûmi depolarda toplayıp kendi meslek-i kâfiraneleri dairesinde terbiye etmeleridir ki bu surette kim kimin evlâdı olduğu bilinmiyerek, ne’ûzu billâh bir hemşire kardeşiyle beraber tamamen serbesti dairesinde büyüyüp ve yekdiğerini tanımayacaklarından, aralarında ne gibi hâlât ve münasebetin teessüs edeceğini düşünmek bile insanın havsalasını yakacağı cihetle, fazla tafsilâta hacet görülmüyor.

“4. Bi’l-cümle mekteplerden din dersleri kaldırarak buna mukabil komünizm meslek-i kâfiranesi esasları talim edilip, bütün talebe ve muallimler bu suretle yetiştirilerek, gelecek nesilleri bi’l-külliye dinden, imandan bi’l-mecburiye âri bulundurmaktadır.

“5. Bütün cinâyât ve carâime karşı şer’-i ve kanunda gösterilen cezaları lağv ederek, yalnız bir tekdir-i aleni ile iktifa etmeleridir ki bu da aheng-i ictimaiyi esasından zir ü zeber ederek şer’ şerif ve kanun-u münif ile tanzim edilmiş olan muvazene-i ictimaiyeyi bi’l-külliye ihlâl ve emn ü asâyişi düzeltmek kabul etmeyecek bir surette imha demek olacağı âşikârdır.

“6. Çalışmayan ekmek yemeyecek ve herkes müsavi yiyecek, zâhiri yaldızlı hap şeklinde bir kaideleri de vardır ki bunun tatbikini de hâmile ve doğurmuş kadınların ancak bir kaç ay müddetleri müstesna olmak üzere bütün erkek ve kadınlar müşterek ve umûmi işlerde birer hizmetle mükellef tutulup, ancak herkesin kazancı herkese bırakılmayarak, hatta zürra’ ve ekincilerin bile bütün hasılatları umûmi ambarlara, para ve eşyalar umûmi depo ve sandıklara toplanıp sonra bundan refkom ve şura hey’etleri ve daha diğer namlarla hükümet şeklinde halkın başına musallat olan çete ve komiteler kendi istedikleri miktarı, kendi arzu ve havaları dairesinde kendi mevkilerini muhafaza ve bekalarına te’min için sarf ve bütün mahlûkata da -eğer yetiştirebilirlerse- o ambarlar ve depolardan ölmeyecek kadar, meselâ yevmiye yetmişer dirhem ekmek gibi birer miktar bir şey vermek suretiyle icraya kalkışmışlardır ki bu da yine sırf mel’ûnâne ve zâlimâne bir teşebbüs olması hasebiyle bu yüzden Azerbaycan, Türkistan, Başkurdistan, Taşkent ve Buhara’daki milyonlarla din karındaşlarımızın bütün servet ve sâmânları ellerinden alınıp, ırz ve namusları pâyimal edilerek, sokak ortalarında aç, çıplak can vermeye mahkûm edilmesini intac etmiştir. İşte bu yaldızlı hapın içimi de ne öldürücü zehirle dolu olduğuna bundan daha başka delil aramaya lüzum kalmıyor.

“NETİCE

“Bu gibi meslek ve mezheplere sâlik, hain bilginlerin hedef-i taarruzu ibâdül’llahın din ve iman, ırz ve namus, mal ve canları olup, bu maksatlarını istihsal için de herhangi bir şekl-i münâfıkhâne ve iblisâneye bürünmekten kat’iyyen çekinmemektedirler. Meselâ, katil ve yağma ve gasp ve gârat ile topladıkları ve ecnebi müesseselerden namussuzcasına aldıkları paralardan kendi meslek ve emellerini terviç yolunda halkı iğfal için, öteye beriye bir takım mel’unları göndermek ve lede’l-icap isimleri tasrih edilecek olan bir takım paçavra gazetelere yazı yazdırmak için, nice yüzbinlerle liralar sarf ettikleri ve bunların sahip ve muharrirlerden bazılarını kendi meyanelerine almaya kesb-i şeref eyledikleri de mezkûr elyazısı raporda muharrerdir. Bu hususta şüphe edenler cemiyet merkezindeki matbu’ program ve rapor suretlerini görebileceklerdir. Bu ahvâlden Ankara’daki Millet Meclisi haberdar edilip, oralarda bu yolda teşebbüsatta bulunanlar hakkında takibat icrâ-yı mel’anetlerine kesb-i vukuf ettikleri dakikada, keyfiyetten hükümeti ve cemiyet merkezlerini, merkez olmayan yerlerde hey’et-i ihtiyarilerini ve hiç olmazsa yek diğerini haberdar eylemelerini beyan ve rica eyleriz.

“(Mühür)

“Muhafaza-i Mukaddesat ve Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti

“Erzurum Hey’et-i Merkeziyesi

“337 (1921)” (Pof. Dr. Dursun Ali Akbulut, Albayrak Olayı, Temel Yayınları, İstanbul, 2006, s. 98-101)

Siyasal İslamcıların dağıttıkları bu anti-komünist bildiri sonrası ne mi olur?

TKP kafilesi, dört günlük bir tren yolculuğunun ardından 22 Ocak’ta Erzurum’a varır.

Mustafa Suphi ve yoldaşlarının istasyona gelmeleriyle, Muhafaza-i Mukaddesat Cemiyeti’nin organize ettiği anti-TKP gösterisi patlak verir.

1921’de 9-10 yaşlarında bir çocuk olan Nihat Pasinli, Fethi Tevetoğlu’na yaşadıklarını şöyle anlatmaktadır:

“Ben o zaman 9-10 yaşlarında bir ilkokul talebesi idim. Mustafa Subhi ve arkadaşlarından ibâret komünistlerin trenle geldiği haberi üzerine bunları taşlamak için istasyona koşmuştuk. Erzurum halkı 7’den 70’e galeyan halindeydi. Bu hey’et trenden çıkamadı ve Erzurum’a sokulmadı. Canlarını zor kurtarıp dekovil hattıyla Karabıyık’a gittiler.” (Fethi Tevetoğlu, Türkiye’de Sosyalist ve Komünist Faâliyetler, Ayyıldız Matbaası, Ankara, 1967, s. 247’deki “Not”.)

Doğu Vilayeti seyahatinden geri dönen Erzurum Mebusu Durak Bey, Büyük Millet Meclisi’nin 11 Nisan 1921 tarihli oturumunda, Mustafa Suphi ve yoldaşlarının Erzurum’a geldikleri anı ise şöyle anlatır:

“Efendiler, Erzurum ahalisi lâzım gelen tedabiri ittihaz etti ve Mustafa Suphi ve avanesi Erzurum’a geleceği zaman, halk dükkânlarını kapadı. Yedi yaşından yetmiş yaşına kadar… Bunlar, evvelce Erzurum ahalisi bizi istikbale çıkmış diye bıyık buruyorlardı. Fakat istasyona yaklaşınca mütessir oldular, biraz istirahattan sonra bunlar trenden indirildi ve bendenize söz verildi. Sordum : Zaten Mustafa Suphi’nin masebakını (geçmişini) Erzurum iyi tanır. Son zamanlarda Kastamonu Valiliğinde bulunan Ali Rıza Bey’in oğludur. Babası da kendisinden memnun değildir ve kovmuştur. Bu yirmi kişilik heyet de tabii beraber gelmiş idi ve Kars’ta da Orduca nezaret altında bulunduruluyordu. Bunların Rusya’ya geri gitmeleri siyaseten muvafık görülmüyordu. Sözü bana verdiler: Oğlum nereden gelip nereye gidiyorsun diye söze başladım, kimin namı hesabına söz söylüyorsun ve nesin? Dedim. Halk asabileşmişti; nümayişler yaptılar, bağırdılar, çağırdılar, yirmi kişilik heyet de beraberdi. Kar topu gibi bir şeyler, bir şeyler, bir şeyler… Trene binip koğdular.” (TBMM Gizli Celse Zabıtları, c.2, İş Bankası Yayınları, Ankara, 1985, s. 33.)

TKP kafilesinin Erzurum’da başına gelenler resmi kayıtlara da geçmiştir.Erzurum’daki kumandan Rüştü, Mustafa Kemal’e aşağıdaki şifre ile beklenen haberi verir.

“Mustafa Kemal Paşa’ya yazdığım şifre

“ilâve olunacaktır

“(C) Mustafa Subhi on yedi refikiyle Erzurum’a gelmiş ise de istasyonda toplanan binlerce halk tarafından tahkir ve tard olunmuştur. Evvelce alınmış tedabir-i inzibatiye neticesinde fiili bir tecavüz vuku bulmıyarak merkum (bahsi geçen) tevakkuf etmeyip (durmıyarak) yoluna devam etmeye mecbur olmuştur. Trabzon tarikini takip etmekte olup güzergâhta ahali konak ve yiyecek vermemektedir.

  1. Kânun-u sâni (Ocak) 337 (1921) Rüşdü” (Asis. Dr. Ergün Aybars, “Mustafa Subhi’nin Anadolu’ya gelişi öldürülüşüyle ilgili görüşler ve Erzurum’dan Trabzon’a gidişiyle ilgili belgeler”, Tarih Araştırmaları Dergisi, AÜDTCF; Tarih Araştırmaları Enstitüsü, Ankara, 1979-80, c. 13, No: 24’ün içinde, s. 99.)

Okuyan’ın “devrimin safında” gördüğü Mustafa Kemal, 25 Ocak 1921’de Erzurum Mebusu Durak Bey’e yolladığı telgrafın bir yerinde, gericilerin düzenlediği bu gösteriye ilişkin şöyle der:

“5. Erzurum’da Mustafa Suphi hakkındaki milli gösterinin planına daha evvel Kâzım Karabekir Paşa Hazretleri’nin ve müteakiben Hamit Beyefendi’nin yazılarıyla vâkıf olmuş ve tasvip etmiş idim. Her halde Doğu’dan gelecek tahripkâr herhangi bir cereyana karşı Erzurum ve Trabzon’un ve bütün memleketin bir seddi kebir (büyük set) vaziyetinde bulunacağına eminim.” (Atatürk’ün Bütün Eserleri, c. 10, s. 338-339.) (abç)

En geç 25 Ocak 1921 itibarıyla bu belgede Mustafa Kemal, sadece üç gün evvel Erzurum’da yapılmış olan gösterileri onaylamış olduğunu kabul etmekle kalmıyor bilakis, aynı tip gösterilerin 28/29 Ocak akşamı Trabzon’da da yapılacağından haberdar olduğunu açıkça göstermiş oluyordu.

“Devrimin safında yer alan lider” bununla da yetinmez ve aynı gün bir de Okuyan’ı yalancı çıkartırcasına gerici gösteriyi düzenleyen Erzurum Müdafaai Hukuk Cemiyeti’ne de aşağıdaki şifreyi yollar:

“Yüksek telgrafınız Türkiye Büyük Millet Meclis’inde okundu. Meclis’te pek ciddi ve heyecanlı bir görüşme yapıldı. Meclis ve Bakanlar Kurulu milli sınırlarımız içinde milletimizin kayıtsız şartsız ve bütün mukaddesat ve geleneklerimiz saklı ve korunmuş olarak bağımsız yaşamasını sağlamak olan kutsal amacımızı tekrarlamakla birlikte, komünizmin ülke ve milletimizde uygulanamayacağı hakkındaki inancını açıkladı.

“Bundan başka milletimizin dirliğini bozucu herhangi bir akımın, her nereden gelirse gelsin duraksamasız kırılması doğal olduğundan, bu bakımdan gerek Bakanlar Kurulu’nun ve gerek bütün milletin uyanık ve tedbirli bulunması gereği, Büyük Millet Meclisi Genel Kurulu’nca kesin ve etkili olarak belirtildi.

“Hükümetin, bu görüşe uygun olarak hareket edeceği tabii bulunmakla, Erzurum’un sayın ahalisinin, milli birliğimizi daima yenileyip güçlendirici olan sağlam durumlarını iç rahatlığıyla sürdürmeleri duyrulur, Efendim”  (Atatürk’ün Bütün Eserleri, c. 10, s. 341.)

Sonrası?

Malum!

Mustafa Suphi ve yoldaşları adeta bir sürek avı misali Trabzon’a doğru sürüklenirler.  Trabzon’da da benzer bir linç girişiminin ardından, 28/29 Ocak 1921’de, Karadeniz’de katledilirler.

Ortalık sakinleştikten beş ay sonra, Mustafa Kemal,  katillerin Trabzon’daki başı “İskeleler Kâhyası Yahya Reis Zade Yahya Efendi’ye, Vatanperverane hissiyat ve temennilerinize teşekkür ederim” diyen kısa bir telgraf yollar.  (Atatürk’ün Bütün Eserleri, c. 11, s. 220.)

Ve….

Bu suikastten 96 yıl sonra, Suphilerin devamı olduğunu iddia eden Okuyan ve onun partisi, suikastin sorumlusuyla suikaste kurban gideni, rejimin bayrağı ile devrimin bayrağını, “karıştır barıştır” misali yan yana getirmekte hiçbir beis görmez.

Kemalizm, “Küçük Dükler” ve Geri Tepen Silah

Kemalizm, “Küçük Dükler” ve Geri Tepen Silah

@Emrah Cilasun (1 Eylül 2017)

Haluk Gerger’in Türkiye’de (özellikle İstanbul ve Ankara’da) kimi sol çevrelere istinaden “iktidarlarını kaybetmek istemeyen küçük düklükler” diye tabir ettiği çok sevdiğim bir tanımı vardır.

Sırtını İttihatçılığa, Kemalizme ve hatta Türk şovenizmine dayadığını unutup, CHP’ye “sol”dan ayar vermeye kalkışan, ona buna “liberal” diye saldıran kimi köşe yazarlarıyla; yıllarca AKP’ye “racon kesip”, şimdi ise AKP’den gocunup, Kemalistlerle izdivaç yapmanın yollarını arayan “sol” liberal yazarları gördükçe, nedense bugünlerde aklıma Haluk Gerger’in tanımı gelmekte…

2002’den itibaren oluşan siyasi konjonktüre bu düklerin tümü (AKP karşıtı olduğunu iddia edenler dahi) balıklama atladı ve kimi yayın sektörü, kimi parlamento kürsüsü üzerinden nemalanmaya çalıştı. Ve meserret taşkınlığı içerisinde milyonlarca insana “Alice harikalar diyarı” çizildi.

Oysa yalın gerçek, İshak Baran’ın ta 2013’de yaptığı şu isabetli tespitte yatmaktaydı.

“Zararsız ve ılımlı dozda bir İslam’la kapitalizmin gelişmesi ve demokrasinin inşa edilmesi hayallerinin gerçekleşmesi mümkün değildir. Tayyip Erdoğan, bir Taliban ya da Bin Laden olmayabilir, ama onları yaratan ve kendisinin kesinlikle kontrol edemeyeceği bu birbirine zıt iki eğilimin bir ürünüdür. Ve konuşmalarında bu kadar kontrolsüzce, ukala ve küstah olmasının sebeplerinden birisi de budur.

Aynı rüyanın diğer yanı da, Türkiye’nin, yabancı emperyalistlerin talan ve tıkınma alanı olmaktan çıkıp, emperyalist ziyafet sofrasına oturma hayalleriydi: örneğin Avrupa Birliği’ne katılma umutları. Türkiye Cumhuriyeti’nin 1923’teki başlangıcından beri, ‘Batı medeniyetine’ erişme emelleri Türkiye’nin başındakilerin hayali olagelmiştir. Atatürk’ün ve generallerin veremediklerini, AKP vermeyi vaat etti. Bunun tam bir hüsnü kuruntu olmasının ötesinde, Türkiye halklarının neden başkalarının yağmalanmasına katılmak gibi bir emeli olsun, ya da dünya çapında gerçek soyguncuların ‘Stratejik Ortağı’ (yani polisi ve işkencecisi) olsun ve milyarlar aşağılanırken bir avuç insanın eline milyarlarca doların geçmesini sağlayan bir düzeni savunsun ki?” (Merak edip tamamını okumak isteyenler için: https://avakianbob.wordpress.com/2014/04/02/dort-bir-yanda-yankilanan-bahar-firtinasi/#more-180)

Dükler ise ideolojik ve iktisadi açıdan kendilerinin de geçim kaynağı olan bu baskı ve sömürü düzeninin zinhar sorgulanmasını istemediler. Bilakis asli görevleri gereği, bu düzenden hoşnut olmayanları bir biçimde “sol” söylemleri üzerinden düzene entegre etmeye çalıştılar. Kimi “sol” liberal, yıllarca AKP’ye akıldanelik yaparak, “yetmez ama evet” diyerek bu işi yaparken, kimi Kemalist “solcu” da CHP’yi “sol” da tutmak için çırpınıp durdu.  İşin tuhaf veya komik tarafı, tarafların bir de utanmadan birbirlerini devrimci olmamakla suçlamalarıydı. Düklerin ortak özelliği burada sırıtmaya başladı. Zira her iki taraf da komünizmden, proletarya diktatörlüğünden veya geçmiş devrimlerin olumlu miraslarından bahsetmemek, hatırlamamak için ellerinden geleni yaptılar.

Şimdi siyasi konjonktür düklerin yavaş yavaş aynı havuzda toplanmalarına neden olmakta. “Zamanın ruhu” gereği bunları mercek altına alıp bakmanın tam zamanıdır.

Hayır, hayır! “Resneli bizimdir” diyen köşe yazarından veya 15 Temmuz akşamı “bu cemaat darbesi değil, TSK yönetime el koymuştur” diye sevinen çakma “solcu”dan bahsetmeyeceğim…

Bilakis, yayınlanmaya başladığı günden beri, tıpkı diğer uçtaki ikizi, Aydınlık gibi, asli görevi, devrimci emelleri, rüyaları, militanlığı yerle bir etmek olan; tüm teorisini ilkin Avrupa Komünizmi, sonra sivil toplumculuk ve nihayet AKP ile kolkola, düzenin çıkarları üzerine bina eden, İslam’ı ve bütün dini gericiliği sola şirin göstermeye çalışan Birikim’in yazarı Tanıl Bora’dan bahsedeceğim.

Kahramanımız geçenlerde öylesine döktürmüş ki, “dön baba dönelim” sözüne dahi rahmet okutmuş. (Merak edip tamamını okumak isteyenler için: http://www.birikimdergisi.com/haftalik/8395/kemalizm-ve-elestirinin-elestirisi#.WagazjVCRdg)

Alın size birkaç örnek:

“Kemalizmin sorgulanmasında tecrübe edilen eleştirel kavramları ve değerleri, bunların Kemalizmle mukayyet ve ona has olduğu zannından çıkarak, ‘bütün satha’ yaymaktır. Bu fasılda post- veya anti-Kemalizme getirilen yaygın eleştiri, Kemalistlere boca edilen ithamlardan, ‘sağın’ esirgenmiş olmasıdır. Bu dengesizliğe düşmüş olanlar elbette var. Böyle bir hakkaniyetsizlikten beri duranları görmezden gelmek ise, başka bir Kartacacılıktır.” (Vurgular bana ait)

İnsan sormadan edemiyor! Acaba kahramınımız, ebeveynleri Ömer Laçiner, Murat Belge ve Ahmet İnsel’i “Kartacacılıkla” mı suçlamaktadır?

“İkinci fasıl, doğrudan buna bağlıdır: Kemalizme atfedilen arıza ve cürümlerin ne kadarı, -hepsi mi-, Kemalizmin icadı idi? Ne kadarı, zamanın ruhunun eseri idi?”

Ne tesadüf! Kahramanımızın bu Kemalizm’i temize çıkartma çabasının benzerini Adolf Hitler’i temize çıkartmaya çalışan kimi sahte tarihçide ve hatta kimi Alman faşistinde de görmek mümkün. Tanıl Bora’yı Alman faşistleriyle aynı düzleme koymuyorum, sadece “mazeret üretici” (apolojist) tarihçiliğin ne kadar tehlikeli olduğuna işaret etmek istiyorum.

Üçüncü fasıl, bence en önemlisi: Toptancılıktan kaçınmak. Tefrik edebilmek. Sözgelimi Falih Rıfkı’yla Hasan Âli Yücel’i, en azından Necip Fazıl’la Sezai Karakoç’u ayırt edebildiği kadar ayırt edebilmek. Sözgelimi Turan Güneş’le Turhan Feyzioğlu’nu ayırt edebilmek.” (Vurgular bana ait)

Kahramanımızın hayranlık duydukları, onun düşün dünyasını zaten yeteri kadar ifşa ediyor. Ama gelin biz kahramanımızı zaman makinesiyle geçmişe ışınlayalım ve şu şahsiyetler arasında “tefrik” yapmasını sağlayalım. Zira göreceksiniz bu mantık, “zamanın ruhuna” göre kaçınılmaz olarak, Mustafa Kemal’i Vahdettin’e, İsmet İnönü’yü Rauf Orbay’a, Adnan Menderes’i İsmet İnönü’ye, İsmet İnönü’yü Süleyman Demirel’e, Süleyman Demirel’i Bülent Ecevit’e, Turgut Özal’ı Kenan Evren’e ve nihayet günümüzde de Kemal Kılıçdaroğlu’nu Deniz Baykal’a, Recep Tayyip Erdoğan’ı Kenan Evren’e ve Humeyni’ye tercih edecektir.

“Özellikle ulusalcılıkla kaim olan müstebit bir Kemalistlik hâlâ pekâlâ mevcuttur. Buna mukabil, demokratik ve özgürlükçü saikleri önemseyen bir Kemalist söylem de, -mesela CHP’nin kimi genç milletvekillerine baktığınızda-, görece daha güçlü.” (Vurgular bana ait)

Geçtim kahramanımızın ve dergisinin, daha dün, bizleri aynı söylemlerle AKP için ikna etmeye çalıştığını, 70’lerde de Tanıl Bora’nın ebeveynleri ve diğer dükler bütün bir devrimci cenahı, Ecevit’in “demokratik ve özgürlükçü Kemalist söylemlerine” ikna etmeye çalışmıyorlar mıydı?

Bugünü eleştirirken ille de geçmişin hayaletlerine sarılmak gerekmediğini, iki, üç, dört… yanlış çizgiyi, ideolojiyi, siyasayı bir başka yanlış çizgiyle/çizgilerle ittifak kurmadan, onu/onları olumlamadan eleştirmenin mümkün olduğunu gayet iyi bilmesi beklenen Tanıl Bora, Kemalistlerle yeni izdivaç için gerekli argümanları üretmeye devam etsin. Kendisinin ve diğer düklerin sevmedikleri, adını bile duymak istemedikleri bir devrimci komünistin, Kemalizm’e ilişkin 45 sene evvel (dikkat buyrun!) söylediklerini bir kez daha hatırlatmak ise bizim boynumuzun borcu olsun!

“Kemalist diktatörlük, sözde demokratik, gerçekte askeri faşist bir diktatörlüktür.”

“Kemalizm demek, fanatik bir anti-komünizm demektir. Kemalistler, Mustafa Suphi ve 14 yoldaşını, kahpece ve hunharca boğazlamışlardır.”

“Kemalizm demek, işçi ve köylü yığınlarının, şehir küçük-burjuvazisinin kanla ve zorbalıkla bastırılması demektir.”

“Kemalizm demek, her türlü ilerici ve demokratik düşüncenin zincire vurulması demektir.”

“Kemalizm demek, her alanda Türk şovenizminin kışkırtılması, azınlık milliyetlere amansız bir milli baskının uygulanması, zorla Türkleştirme ve kitle katliamı demektir.”

“Kemalizm demek, aynı zamanda, toprak ağaları sınıfıyla kol kola, omuz omuza köylü kitlelerini ezmek, menfaat birliği etmek, sınıf kardeşliği etmek demektir.”   

CHP’yi “sola” çekmekle uğraşan Kemalist “solcular” ile AKP’den gocunup, Kemalistlerle izdivaç kurmak isteyen liberal “solcular”a hatırlatmakta fayda var. Kemalizm savunusunda ısrar eden Doğu Perinçek’e karşı, Ocak 1972’de kaleme aldığı bu satırları, İbrahim Kaypakkaya şu sözlerle noktalıyordu:

“Bazı silahlar vardır ki, onu elinde tutanlar, kendilerini yaralarlar: Yani silah geri teper ve kendisini elinde tutanları vurur. İşte Kemalizm böyle bir silahtır!”