Trajedi ve Komedi

Trajedi ve Komedi

@EmrahCilasun (14 Temmuz 2017)

Duydunuz mu?

2000’lerin başında tüm dünyada sola ilham kaynağı diye zerk edilen “Lula coşkusunun” baş aktörü, Brezilya eski Devlet Başkanı Luiz Inacio Lula da Silva hakkında açılan yolsuzluk davasında karar açıklanmış. Brezilya’nın Curitiba kentinde görülen davanın hâkimi Sérgio Moro, 1 milyon 200 bin dolar değerinde rüşvet almaktan suçlu bulunan Lula’yı dokuz yıl altı ay hapis cezasına çarptırmış.

Hatırlıyorsunuz değil mi?

Türkiye’de de sol, bu “Lula” coşkusuyla yanıp tutuşuyordu…

Lula da Silva, yağmur ormanlarının yağmalanmasından; Favela’lara akın etmek zorunda kalan milyonların Narko-Trafik, polis ve para militer güçlerce kıskaca alınmasına kadar nice kötü ünlü icraata imza atıp; Brazilya’yı, dünya çapında emperyalist mali sermayenin içine yuvarlayıp; onu gözde pazarı haline getirince, şükür ki şükür bizim solun “Lula coşkusu” da sönmeye başladı.

Ama yenilen pehlivan güreşe doymazmış misali, kendinden umudu olmayan solun ve hatta kendini komünist diye tanımlayanların gönlünde, Lula’nın yerini bu sefer de kah AB emperyalizminin “haylaz çocuğu” Çipras, kah Britanya emperyalizminin “sol yüzü” Corbyn almaya başladı…

Türkiyenin son otuz küsur yılında bütün bir solun zihin dünyasının üzerinden adeta bir silindir gibi, Saçak’tan Birikim’e, Antonio Gramsci’den Michael Hard’a, Hannah Arendt’den Alain Badiou’ye, Slavoj Zizek’e kadar kimler geçmedi ki? Bunların burjuva demokrasisine düzdükleri methiyeler, ‘radikal demokrasiler’, ‘komünler’, kimlik siyasetleri vs. bütün bir toplumun devrimci hafızasını yerle bir etmekle kalmadı aynı zamanda onu götürüp parlamentonun kapısına da adeta çiviledi.

Tabii bu hikayenin unutulan, hatırlanmak dahi istenmeyen bir de evveliyatı var!

Kuruluş yıllarında solun rejimden nasıl medet umup, rejim tarafından Mustafa Suphi örneğinde olduğu gibi lime lime doğrandığı gibi…

Veya bundan tam 40 sene evvel, büyük bir umut beslenilen “Kara Oğlan” tecrübesinin Çorum, Maraş örnekleriyle; “Hayata Dönüş Operasyonu”yla kanlı bir gerçeğe dönüşmesi gibi…

Hatırlatmakta fayda var!

3 Haziran 1977’de bütün bir solun seferber olduğu o meşhur Taksim mitinginde ne diyordu, “Kara Oğlan”?

“Türk halkı bir kere bu düzeni değiştirmeye karar vermiştir. O karar noktasına gelen halk, ben duralasam dahi beni aşarak amacına erişir… Her türlü ayrıcalığı reddeden parti olduğumuz için biz, kırk bin zengini daha zengin eden değil, kırk milyon yurttaşımızı refaha kavuşturan bir düzen getireceğiz.”

40 sene sonra, bütün bir sol ve hatta kendine komünist diyenler Maltepe mitingine gene aynı şevkle seferber olmakta hiçbir beis görmedi.

Ne diyelim?

Marx’ın veciz sözüyle bitirelim.

“Tarihte olaylar ilkinde trajedi, ikincisinde komedi olarak tekerrür eder…”

Kemalizm, “Küçük Dükler” ve Geri Tepen Silah

Kemalizm, “Küçük Dükler” ve Geri Tepen Silah

@Emrah Cilasun (1 Eylül 2017)

Haluk Gerger’in Türkiye’de (özellikle İstanbul ve Ankara’da) kimi sol çevrelere istinaden “iktidarlarını kaybetmek istemeyen küçük düklükler” diye tabir ettiği çok sevdiğim bir tanımı vardır.

Sırtını İttihatçılığa, Kemalizme ve hatta Türk şovenizmine dayadığını unutup, CHP’ye “sol”dan ayar vermeye kalkışan, ona buna “liberal” diye saldıran kimi köşe yazarlarıyla; yıllarca AKP’ye “racon kesip”, şimdi ise AKP’den gocunup, Kemalistlerle izdivaç yapmanın yollarını arayan “sol” liberal yazarları gördükçe, nedense bugünlerde aklıma Haluk Gerger’in tanımı gelmekte…

2002’den itibaren oluşan siyasi konjonktüre bu düklerin tümü (AKP karşıtı olduğunu iddia edenler dahi) balıklama atladı ve kimi yayın sektörü, kimi parlamento kürsüsü üzerinden nemalanmaya çalıştı. Ve meserret taşkınlığı içerisinde milyonlarca insana “Alice harikalar diyarı” çizildi.

Oysa yalın gerçek, İshak Baran’ın ta 2013’de yaptığı şu isabetli tespitte yatmaktaydı.

“Zararsız ve ılımlı dozda bir İslam’la kapitalizmin gelişmesi ve demokrasinin inşa edilmesi hayallerinin gerçekleşmesi mümkün değildir. Tayyip Erdoğan, bir Taliban ya da Bin Laden olmayabilir, ama onları yaratan ve kendisinin kesinlikle kontrol edemeyeceği bu birbirine zıt iki eğilimin bir ürünüdür. Ve konuşmalarında bu kadar kontrolsüzce, ukala ve küstah olmasının sebeplerinden birisi de budur.

Aynı rüyanın diğer yanı da, Türkiye’nin, yabancı emperyalistlerin talan ve tıkınma alanı olmaktan çıkıp, emperyalist ziyafet sofrasına oturma hayalleriydi: örneğin Avrupa Birliği’ne katılma umutları. Türkiye Cumhuriyeti’nin 1923’teki başlangıcından beri, ‘Batı medeniyetine’ erişme emelleri Türkiye’nin başındakilerin hayali olagelmiştir. Atatürk’ün ve generallerin veremediklerini, AKP vermeyi vaat etti. Bunun tam bir hüsnü kuruntu olmasının ötesinde, Türkiye halklarının neden başkalarının yağmalanmasına katılmak gibi bir emeli olsun, ya da dünya çapında gerçek soyguncuların ‘Stratejik Ortağı’ (yani polisi ve işkencecisi) olsun ve milyarlar aşağılanırken bir avuç insanın eline milyarlarca doların geçmesini sağlayan bir düzeni savunsun ki?” (Merak edip tamamını okumak isteyenler için: https://avakianbob.wordpress.com/2014/04/02/dort-bir-yanda-yankilanan-bahar-firtinasi/#more-180)

Dükler ise ideolojik ve iktisadi açıdan kendilerinin de geçim kaynağı olan bu baskı ve sömürü düzeninin zinhar sorgulanmasını istemediler. Bilakis asli görevleri gereği, bu düzenden hoşnut olmayanları bir biçimde “sol” söylemleri üzerinden düzene entegre etmeye çalıştılar. Kimi “sol” liberal, yıllarca AKP’ye akıldanelik yaparak, “yetmez ama evet” diyerek bu işi yaparken, kimi Kemalist “solcu” da CHP’yi “sol” da tutmak için çırpınıp durdu.  İşin tuhaf veya komik tarafı, tarafların bir de utanmadan birbirlerini devrimci olmamakla suçlamalarıydı. Düklerin ortak özelliği burada sırıtmaya başladı. Zira her iki taraf da komünizmden, proletarya diktatörlüğünden veya geçmiş devrimlerin olumlu miraslarından bahsetmemek, hatırlamamak için ellerinden geleni yaptılar.

Şimdi siyasi konjonktür düklerin yavaş yavaş aynı havuzda toplanmalarına neden olmakta. “Zamanın ruhu” gereği bunları mercek altına alıp bakmanın tam zamanıdır.

Hayır, hayır! “Resneli bizimdir” diyen köşe yazarından veya 15 Temmuz akşamı “bu cemaat darbesi değil, TSK yönetime el koymuştur” diye sevinen çakma “solcu”dan bahsetmeyeceğim…

Bilakis, yayınlanmaya başladığı günden beri, tıpkı diğer uçtaki ikizi, Aydınlık gibi, asli görevi, devrimci emelleri, rüyaları, militanlığı yerle bir etmek olan; tüm teorisini ilkin Avrupa Komünizmi, sonra sivil toplumculuk ve nihayet AKP ile kolkola, düzenin çıkarları üzerine bina eden, İslam’ı ve bütün dini gericiliği sola şirin göstermeye çalışan Birikim’in yazarı Tanıl Bora’dan bahsedeceğim.

Kahramanımız geçenlerde öylesine döktürmüş ki, “dön baba dönelim” sözüne dahi rahmet okutmuş. (Merak edip tamamını okumak isteyenler için: http://www.birikimdergisi.com/haftalik/8395/kemalizm-ve-elestirinin-elestirisi#.WagazjVCRdg)

Alın size birkaç örnek:

“Kemalizmin sorgulanmasında tecrübe edilen eleştirel kavramları ve değerleri, bunların Kemalizmle mukayyet ve ona has olduğu zannından çıkarak, ‘bütün satha’ yaymaktır. Bu fasılda post- veya anti-Kemalizme getirilen yaygın eleştiri, Kemalistlere boca edilen ithamlardan, ‘sağın’ esirgenmiş olmasıdır. Bu dengesizliğe düşmüş olanlar elbette var. Böyle bir hakkaniyetsizlikten beri duranları görmezden gelmek ise, başka bir Kartacacılıktır.” (Vurgular bana ait)

İnsan sormadan edemiyor! Acaba kahramınımız, ebeveynleri Ömer Laçiner, Murat Belge ve Ahmet İnsel’i “Kartacacılıkla” mı suçlamaktadır?

“İkinci fasıl, doğrudan buna bağlıdır: Kemalizme atfedilen arıza ve cürümlerin ne kadarı, -hepsi mi-, Kemalizmin icadı idi? Ne kadarı, zamanın ruhunun eseri idi?”

Ne tesadüf! Kahramanımızın bu Kemalizm’i temize çıkartma çabasının benzerini Adolf Hitler’i temize çıkartmaya çalışan kimi sahte tarihçide ve hatta kimi Alman faşistinde de görmek mümkün. Tanıl Bora’yı Alman faşistleriyle aynı düzleme koymuyorum, sadece “mazeret üretici” (apolojist) tarihçiliğin ne kadar tehlikeli olduğuna işaret etmek istiyorum.

Üçüncü fasıl, bence en önemlisi: Toptancılıktan kaçınmak. Tefrik edebilmek. Sözgelimi Falih Rıfkı’yla Hasan Âli Yücel’i, en azından Necip Fazıl’la Sezai Karakoç’u ayırt edebildiği kadar ayırt edebilmek. Sözgelimi Turan Güneş’le Turhan Feyzioğlu’nu ayırt edebilmek.” (Vurgular bana ait)

Kahramanımızın hayranlık duydukları, onun düşün dünyasını zaten yeteri kadar ifşa ediyor. Ama gelin biz kahramanımızı zaman makinesiyle geçmişe ışınlayalım ve şu şahsiyetler arasında “tefrik” yapmasını sağlayalım. Zira göreceksiniz bu mantık, “zamanın ruhuna” göre kaçınılmaz olarak, Mustafa Kemal’i Vahdettin’e, İsmet İnönü’yü Rauf Orbay’a, Adnan Menderes’i İsmet İnönü’ye, İsmet İnönü’yü Süleyman Demirel’e, Süleyman Demirel’i Bülent Ecevit’e, Turgut Özal’ı Kenan Evren’e ve nihayet günümüzde de Kemal Kılıçdaroğlu’nu Deniz Baykal’a, Recep Tayyip Erdoğan’ı Kenan Evren’e ve Humeyni’ye tercih edecektir.

“Özellikle ulusalcılıkla kaim olan müstebit bir Kemalistlik hâlâ pekâlâ mevcuttur. Buna mukabil, demokratik ve özgürlükçü saikleri önemseyen bir Kemalist söylem de, -mesela CHP’nin kimi genç milletvekillerine baktığınızda-, görece daha güçlü.” (Vurgular bana ait)

Geçtim kahramanımızın ve dergisinin, daha dün, bizleri aynı söylemlerle AKP için ikna etmeye çalıştığını, 70’lerde de Tanıl Bora’nın ebeveynleri ve diğer dükler bütün bir devrimci cenahı, Ecevit’in “demokratik ve özgürlükçü Kemalist söylemlerine” ikna etmeye çalışmıyorlar mıydı?

Bugünü eleştirirken ille de geçmişin hayaletlerine sarılmak gerekmediğini, iki, üç, dört… yanlış çizgiyi, ideolojiyi, siyasayı bir başka yanlış çizgiyle/çizgilerle ittifak kurmadan, onu/onları olumlamadan eleştirmenin mümkün olduğunu gayet iyi bilmesi beklenen Tanıl Bora, Kemalistlerle yeni izdivaç için gerekli argümanları üretmeye devam etsin. Kendisinin ve diğer düklerin sevmedikleri, adını bile duymak istemedikleri bir devrimci komünistin, Kemalizm’e ilişkin 45 sene evvel (dikkat buyrun!) söylediklerini bir kez daha hatırlatmak ise bizim boynumuzun borcu olsun!

“Kemalist diktatörlük, sözde demokratik, gerçekte askeri faşist bir diktatörlüktür.”

“Kemalizm demek, fanatik bir anti-komünizm demektir. Kemalistler, Mustafa Suphi ve 14 yoldaşını, kahpece ve hunharca boğazlamışlardır.”

“Kemalizm demek, işçi ve köylü yığınlarının, şehir küçük-burjuvazisinin kanla ve zorbalıkla bastırılması demektir.”

“Kemalizm demek, her türlü ilerici ve demokratik düşüncenin zincire vurulması demektir.”

“Kemalizm demek, her alanda Türk şovenizminin kışkırtılması, azınlık milliyetlere amansız bir milli baskının uygulanması, zorla Türkleştirme ve kitle katliamı demektir.”

“Kemalizm demek, aynı zamanda, toprak ağaları sınıfıyla kol kola, omuz omuza köylü kitlelerini ezmek, menfaat birliği etmek, sınıf kardeşliği etmek demektir.”   

CHP’yi “sola” çekmekle uğraşan Kemalist “solcular” ile AKP’den gocunup, Kemalistlerle izdivaç kurmak isteyen liberal “solcular”a hatırlatmakta fayda var. Kemalizm savunusunda ısrar eden Doğu Perinçek’e karşı, Ocak 1972’de kaleme aldığı bu satırları, İbrahim Kaypakkaya şu sözlerle noktalıyordu:

“Bazı silahlar vardır ki, onu elinde tutanlar, kendilerini yaralarlar: Yani silah geri teper ve kendisini elinde tutanları vurur. İşte Kemalizm böyle bir silahtır!”

Mustafa Kemal ile Mustafa Suphi, Ayyıldız ile Orak-Çekiç

Mustafa Kemal ile Mustafa Suphi, Ayyıldız ile Orak-Çekiç

@EmrahCilasun (02 Kasım 2017)

Efendim, duymuşsunuzdur.

Türkiye Komünist Partisi diye bir parti var.

Yok, bu Mustafa Suphi’nin kurduğu, 3. Enternasyonal (KOMİNTERN) mensubu Türkiye Komünist Partisi değil.

Hayır! Takrir-i Sükûn zamanı Ankara’ya yağ çeken, 1925’de Şeyh Sait İsyanı sırasında “Vurun Kürt Eşkiyası”na diyen, Suphilerin devrimci mirasının ardına gizlenen Şefik Hüsnü Değmer’in revizyonist partisi de değil.

Yok, yok! Bir zamanlar sosyalist maskeli emperyalist Moskova’nın güdümündeki Zeki Baştımar, İsmail Bilen ve Haydar Kutlu’nun bildiğimiz partisi hiç değil.

Bu benim dediğim, bildiğimiz partiyi son başkanı Kutlu feshedince ve ortada parti adını sahiplenen kalmayınca, fırsat mı fırsat TKP adını alan; nasyonal sosyalist Perinçek’i 20 sene geriden gelerek takip ve taklit eden parti.

Bir zamanlar salon şenliklerini Fransız milli marşı Marseillaise’le açan parti.

Hani 15 Temmuz sonrası, Kürt şehirleri dümdüz edilirken Türk bayraklı miting yapan parti.

Daha dün ise 29 Ekim’i “sosyalistçe” kutlamak için Ayyıldız ile orak-çekici yan yana getirmekle kalmayıp, Mustafa Kemal ile Mustafa Suphi’yi de yan yana koyup, “Sosyalizm Cumhuriyet’e çok yakışacak” müsameresi düzenleyen parti.

İşte bu partinin genel sekreteri Kemal Okuyan geçenlerde bir yazı yazmış.

Yazının başlığı, “Erdoğan Atatürkçü olursa…”

Yazarın derdi, Mustafa Kemal’in, Cumhurbaşkanı tarafından sahiplenilmesi.

Laf aramızda, Erdoğan’ın, Mustafa Kemal’i sahiplenmesi sadece devletin “kurucu lideri” seviyesindedir. Rejimin ve toplumun İslami paradigma doğrultusunda yeniden rektifiyesinin bir parçasıdır. Aynı kapitalist üretim ilişkilerini savunan  (sadece ideolojide biri Türklüğü, diğeri ise İslamı öne çıkaran) bu ikilinin arasındaki fark, niteliksel değil nicelikseldir.

Mustafa Kemal ve onun ideolojisinde sebat eden Okuyan ise, Erdoğan ile kendisi ve partisi arasındaki ayrışım çizgisinin ortadan kalkacağı korkusundadır.

Onun içindir ki yazar, kendi kitlesini sakinleştirmekle meşguldür.

Ve aklı sıra şu iki cümleyle Erdoğan ile kendisi ve partisi arasındaki ayrışım çizgisini çektiğini sanmaktadır. Okuyalım:

“Mustafa Kemal, 1920’lerin başında bu coğrafyadaki saflaşmada devrim safında yer alan bir liderdir. Emperyalist işgale karşı durmuştur, gericiliğe karşı durmuştur, Sovyetler Birliği ile dostluğu tercih etmiştir.”

Gerçi Okuyan devamla “bu gerçek manevralarla değişmez” diye de çok veciz bir cümle eklemeyi unutmamıştır ama bu iki cümle, tarihi gerçeklere karşı teşebbüs edilmiş kuyruklu bir yalanın, pardon “manevranın” dik alasıdır.

Neden mi?

Gelin Okuyan’ın bahsettiği günlere gidelim, minimum yorum ve maksimum göndermeyle hem Mustafa Kemal’in sözlerine hem de icraatlarına bir bakalım. Veya yazarımızın tabiriyle “devrim safında yer alan” liderin, “emperyalist işgale karşı” nasıl durduğuna bir bakalım.

1.

Cumhuriyet Halk Fırkası’nın 1927’de yapılan 2. Kongresi’nde okuduğu ünlü Nutuk’unda Mustafa Kemal, Samsun’a çıkışının ardından izlediği siyaseti, hiçbir yanlış anlamaya mahal vermeyecek şekilde şöyle tarif etmekteydi:

“Kurtuluş yolu ararken iki şey söz konusu olmayacaktı. İlkin, İtilaf Devletlerine karşı düşmanlık durumuna girilmeyecekti, sonra da Padişah ve Halife’ye canla başla bağlı kalmak temel koşul olacaktı.” (Mustafa Kemal Atatürk, Nutuk, c.1, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul, 1961, s.11.) (abç)

Mustafa Kemal’in “düşmanlık durumuna girilmeyecekti” dediği “İtilaf Devletleri”, Okuyan’ın “emperyalist işgal” diye tarif ettiği şeyin bizat sorumlusu olan emperyalist devletler.

 2.

“İtilaf Devletlerine karşı düşmanlık durumuna girilmeyecekti” diyen “devrim safında yer alan lider”in, Okuyan’ın emperyalizm diye tarif ettiklerine hitaben, komünizme karşı verdiği garanti de şayan-ı dikkattir.  Özetin özeti, hikâyesiyle birlikte işte 26 Şubat 1921’de Mustafa Kemal’in anti komünist sözleri:

Bir gün sonra (27 Şubat) başlayacak olan Londra Konferansı öncesi, ABD’li gazeteci Streit’ın, Mustafa Kemal’e yönelttiği sorulardan biri de komünizme ilişkindi.

Gazetecinin, “Türkiye’de Bolşeviklik, yani komünistlik, enternasyonalistlik vb. hakkında vaziyetiniz nedir” sorusuna, Mustafa Kemal, “Türkiye’de komünizm yoktur. Bütün cihan bizi milliyetçi olarak bilir ve milletimizin bağımsızlığını, haklarını ve menfaatlarını müdafaa eden kimseler olarak öyleyiz de. Şayet enternasyonalizm demekle bütün milletlerin bağımsızlık ve hukukuna saygıyı kastediyorsanız, o zaman evet, biz enternasyonalisttiz de. Diğer taraftan biz dinimize de bağlıyız. Milli ve dini ruha aykırı olan komünizmin bizde nasıl bir tatbikat sahası bulabileceğini de anlamam. Böyle bir ihtimal ancak Türk milletine karşı girişilen bir suikastın gerçekleşmesi halinde husule gelebilir” diye yanıt verir. (Atatürk’ün Bütün Eserleri, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2003, c. 10, s. 60.) (abç)

3.

Yukarıda Mustafa Kemal’in altını çizdiğim “bir suikast” sözlerine okuyucu anlamsız bulabilir. Oysa bence hakikaten ortada bir suikast vardır.

Ve bu suikast “Türk milletine karşı” değil bilakis, Mustafa Kemal’in sözlerinden yaklaşık bir ay evvel, 28/29 Ocak 1921’de, Trabzon açıklarında komünistlere karşı bizat Mustafa Kemal’in onayıyla işlenen suikasttır.

Zaten o suikast karşılığında Mustafa Kemal’in öncülük ettiği Ankara Hükümeti, İtilaf Devletleri’nin, -Okuyan’ın anlaması için alenen yazacak olursak-  emperyalistlerin teveccühünü kazanmış ve Londra Konferansı’na davet edilmiştir.

4.

Ve ne ilginçtir ki Okuyan’ın, “gerciliğe karşı” olduğunu söylediği, “devrim safında yer alan” Mustafa Kemal, Mustafa Suphi ve yoldaşlarına karşı giriştiği suikastı, gericilerle elele gerçekleştirmiştir.

Nasıl mı?

Mustafa Suphi ve yoldaşları Kars’tan Erzurum’a doğru yol alırken, Erzurum’da, Hoca Raif Efendi (ki kendisi vaktiyle Erzurum Kongresi’ne de katılanlardandır) önderliğinde, yakın tarihimizin ilk “Komünizmle Mücadele Derneği” diye adlandırabileceğimiz Muhafaza-i Mukaddesat Cemiyeti’nin aşağıdaki provakasyon beyannamesi 18-22 Ocak’ta yayımlanır ve dağıtılır:

“BEYANNAME

“Epey zamandan beri ismini işitip bazı ceridelerde okuduğumuz ve ancak ne gibi fitne ve fesat ocağı ve hile hud’a olduğunu etraflıca tedkik edemediğimiz komünistlik (bolşeviklik) ve halkçı iştirakiyun denilen mesail-i iblisanenin alçak ve memleketten kovulmuş, anası, babası belürsüz, mazileri mülevvas, cinâyet ve ceraim-i müteaddide ile mahkum ve memleket ve islâmiyetle alâkaları kat’iyyen gayr-i mevcûd bir takım edâni tarafından islam ülkelerine sokulmak ve dahilde bunlara peyrev bazıları tarafından bu fesad ve fitne ocakları uyandırılmak istenildiği haber alınmış idi.

“Bu bapta kemal-i ciddiyetle tedkikatta bulunanların malûmatından ve kendilerinin neşrettikleri matbu programlarının muhteviyatından bâhusus Mustafa Suphi nam şeririn şimdiye kadar bu hususta vücuda getirdiği faaliyeti hikâyeten kongrelerinde kıraat edüb, hatt-ı desti ile muharrer olduğu halde elde edilen rapor mündericatından bu mesâlik-i laimenin bütün din ve islâmiyeti temelinden tahrip ve an’anât-ı milliye ve adab-ı mütevarisemizi ortadan kaldırmaktan başka bir şey olmadığı açık ve müdellel bir surette bütün üryanlığıyla meydana çıkmıştır.

“Binaenaleyh mesâlik-i mesrûdenin esâsât-ı bâtılesini ve bunun tatbikinden husule gelmiş ve gelecek mazarratı hülaseten ber-vech-i âti beyan ve ilânı, cemiyetimizce cümle-i vezaiften bildik:

“1. Hâşa, sümme hâşâ Allah yok, peygamber yok, halife ve büyük yok, şeriat düzme, yalan, işte bunları esas meslek ittihaz ederek bütün küfriyatlarını serbest olarak alenen neşr ile ahkâm-ı islâmiyeyi, ferâiz ve sünnet-i peygamberiyeyi külliyen dünyadan kaldırmaktır.

“2. Bu fesadın tatbikine en evvel kadınlardan başlayarak, birincide bi’l-külliye nâ-mahremliği ref’, ikincide onların umûmi mahallere, umûmi evlere, umûmi tiyatrolara, umûmi kahve ve oyunhanelere erkeklerle karışık olarak girip çıkmaları ve umûmi aşhanelerde erkeklerle yemek yemeleri, alel-umûm kadınlara hariçte birer iş verilerek, herhangi bir erkeğe hizmet etmesi mecburiyeti gibi bir takım vaziyetler ihdas edilmesidir ki maaz’alahü telâlâ, ne gibi fenalıklara yol açmış olduklarını ednâ bir mütalaa ile anlamak çetin değildir.

“3. Kadınların hane haricinde serbest bulunmalarını temin ve haseb ve neseb keyfiyetlerini yok etmek maksadıyla üç yaşından itibaren bütün çocukları açacakları umûmi depolarda toplayıp kendi meslek-i kâfiraneleri dairesinde terbiye etmeleridir ki bu surette kim kimin evlâdı olduğu bilinmiyerek, ne’ûzu billâh bir hemşire kardeşiyle beraber tamamen serbesti dairesinde büyüyüp ve yekdiğerini tanımayacaklarından, aralarında ne gibi hâlât ve münasebetin teessüs edeceğini düşünmek bile insanın havsalasını yakacağı cihetle, fazla tafsilâta hacet görülmüyor.

“4. Bi’l-cümle mekteplerden din dersleri kaldırarak buna mukabil komünizm meslek-i kâfiranesi esasları talim edilip, bütün talebe ve muallimler bu suretle yetiştirilerek, gelecek nesilleri bi’l-külliye dinden, imandan bi’l-mecburiye âri bulundurmaktadır.

“5. Bütün cinâyât ve carâime karşı şer’-i ve kanunda gösterilen cezaları lağv ederek, yalnız bir tekdir-i aleni ile iktifa etmeleridir ki bu da aheng-i ictimaiyi esasından zir ü zeber ederek şer’ şerif ve kanun-u münif ile tanzim edilmiş olan muvazene-i ictimaiyeyi bi’l-külliye ihlâl ve emn ü asâyişi düzeltmek kabul etmeyecek bir surette imha demek olacağı âşikârdır.

“6. Çalışmayan ekmek yemeyecek ve herkes müsavi yiyecek, zâhiri yaldızlı hap şeklinde bir kaideleri de vardır ki bunun tatbikini de hâmile ve doğurmuş kadınların ancak bir kaç ay müddetleri müstesna olmak üzere bütün erkek ve kadınlar müşterek ve umûmi işlerde birer hizmetle mükellef tutulup, ancak herkesin kazancı herkese bırakılmayarak, hatta zürra’ ve ekincilerin bile bütün hasılatları umûmi ambarlara, para ve eşyalar umûmi depo ve sandıklara toplanıp sonra bundan refkom ve şura hey’etleri ve daha diğer namlarla hükümet şeklinde halkın başına musallat olan çete ve komiteler kendi istedikleri miktarı, kendi arzu ve havaları dairesinde kendi mevkilerini muhafaza ve bekalarına te’min için sarf ve bütün mahlûkata da -eğer yetiştirebilirlerse- o ambarlar ve depolardan ölmeyecek kadar, meselâ yevmiye yetmişer dirhem ekmek gibi birer miktar bir şey vermek suretiyle icraya kalkışmışlardır ki bu da yine sırf mel’ûnâne ve zâlimâne bir teşebbüs olması hasebiyle bu yüzden Azerbaycan, Türkistan, Başkurdistan, Taşkent ve Buhara’daki milyonlarla din karındaşlarımızın bütün servet ve sâmânları ellerinden alınıp, ırz ve namusları pâyimal edilerek, sokak ortalarında aç, çıplak can vermeye mahkûm edilmesini intac etmiştir. İşte bu yaldızlı hapın içimi de ne öldürücü zehirle dolu olduğuna bundan daha başka delil aramaya lüzum kalmıyor.

“NETİCE

“Bu gibi meslek ve mezheplere sâlik, hain bilginlerin hedef-i taarruzu ibâdül’llahın din ve iman, ırz ve namus, mal ve canları olup, bu maksatlarını istihsal için de herhangi bir şekl-i münâfıkhâne ve iblisâneye bürünmekten kat’iyyen çekinmemektedirler. Meselâ, katil ve yağma ve gasp ve gârat ile topladıkları ve ecnebi müesseselerden namussuzcasına aldıkları paralardan kendi meslek ve emellerini terviç yolunda halkı iğfal için, öteye beriye bir takım mel’unları göndermek ve lede’l-icap isimleri tasrih edilecek olan bir takım paçavra gazetelere yazı yazdırmak için, nice yüzbinlerle liralar sarf ettikleri ve bunların sahip ve muharrirlerden bazılarını kendi meyanelerine almaya kesb-i şeref eyledikleri de mezkûr elyazısı raporda muharrerdir. Bu hususta şüphe edenler cemiyet merkezindeki matbu’ program ve rapor suretlerini görebileceklerdir. Bu ahvâlden Ankara’daki Millet Meclisi haberdar edilip, oralarda bu yolda teşebbüsatta bulunanlar hakkında takibat icrâ-yı mel’anetlerine kesb-i vukuf ettikleri dakikada, keyfiyetten hükümeti ve cemiyet merkezlerini, merkez olmayan yerlerde hey’et-i ihtiyarilerini ve hiç olmazsa yek diğerini haberdar eylemelerini beyan ve rica eyleriz.

“(Mühür)

“Muhafaza-i Mukaddesat ve Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti

“Erzurum Hey’et-i Merkeziyesi

“337 (1921)” (Pof. Dr. Dursun Ali Akbulut, Albayrak Olayı, Temel Yayınları, İstanbul, 2006, s. 98-101)

Siyasal İslamcıların dağıttıkları bu anti-komünist bildiri sonrası ne mi olur?

TKP kafilesi, dört günlük bir tren yolculuğunun ardından 22 Ocak’ta Erzurum’a varır.

Mustafa Suphi ve yoldaşlarının istasyona gelmeleriyle, Muhafaza-i Mukaddesat Cemiyeti’nin organize ettiği anti-TKP gösterisi patlak verir.

1921’de 9-10 yaşlarında bir çocuk olan Nihat Pasinli, Fethi Tevetoğlu’na yaşadıklarını şöyle anlatmaktadır:

“Ben o zaman 9-10 yaşlarında bir ilkokul talebesi idim. Mustafa Subhi ve arkadaşlarından ibâret komünistlerin trenle geldiği haberi üzerine bunları taşlamak için istasyona koşmuştuk. Erzurum halkı 7’den 70’e galeyan halindeydi. Bu hey’et trenden çıkamadı ve Erzurum’a sokulmadı. Canlarını zor kurtarıp dekovil hattıyla Karabıyık’a gittiler.” (Fethi Tevetoğlu, Türkiye’de Sosyalist ve Komünist Faâliyetler, Ayyıldız Matbaası, Ankara, 1967, s. 247’deki “Not”.)

Doğu Vilayeti seyahatinden geri dönen Erzurum Mebusu Durak Bey, Büyük Millet Meclisi’nin 11 Nisan 1921 tarihli oturumunda, Mustafa Suphi ve yoldaşlarının Erzurum’a geldikleri anı ise şöyle anlatır:

“Efendiler, Erzurum ahalisi lâzım gelen tedabiri ittihaz etti ve Mustafa Suphi ve avanesi Erzurum’a geleceği zaman, halk dükkânlarını kapadı. Yedi yaşından yetmiş yaşına kadar… Bunlar, evvelce Erzurum ahalisi bizi istikbale çıkmış diye bıyık buruyorlardı. Fakat istasyona yaklaşınca mütessir oldular, biraz istirahattan sonra bunlar trenden indirildi ve bendenize söz verildi. Sordum : Zaten Mustafa Suphi’nin masebakını (geçmişini) Erzurum iyi tanır. Son zamanlarda Kastamonu Valiliğinde bulunan Ali Rıza Bey’in oğludur. Babası da kendisinden memnun değildir ve kovmuştur. Bu yirmi kişilik heyet de tabii beraber gelmiş idi ve Kars’ta da Orduca nezaret altında bulunduruluyordu. Bunların Rusya’ya geri gitmeleri siyaseten muvafık görülmüyordu. Sözü bana verdiler: Oğlum nereden gelip nereye gidiyorsun diye söze başladım, kimin namı hesabına söz söylüyorsun ve nesin? Dedim. Halk asabileşmişti; nümayişler yaptılar, bağırdılar, çağırdılar, yirmi kişilik heyet de beraberdi. Kar topu gibi bir şeyler, bir şeyler, bir şeyler… Trene binip koğdular.” (TBMM Gizli Celse Zabıtları, c.2, İş Bankası Yayınları, Ankara, 1985, s. 33.)

TKP kafilesinin Erzurum’da başına gelenler resmi kayıtlara da geçmiştir.Erzurum’daki kumandan Rüştü, Mustafa Kemal’e aşağıdaki şifre ile beklenen haberi verir.

“Mustafa Kemal Paşa’ya yazdığım şifre

“ilâve olunacaktır

“(C) Mustafa Subhi on yedi refikiyle Erzurum’a gelmiş ise de istasyonda toplanan binlerce halk tarafından tahkir ve tard olunmuştur. Evvelce alınmış tedabir-i inzibatiye neticesinde fiili bir tecavüz vuku bulmıyarak merkum (bahsi geçen) tevakkuf etmeyip (durmıyarak) yoluna devam etmeye mecbur olmuştur. Trabzon tarikini takip etmekte olup güzergâhta ahali konak ve yiyecek vermemektedir.

  1. Kânun-u sâni (Ocak) 337 (1921) Rüşdü” (Asis. Dr. Ergün Aybars, “Mustafa Subhi’nin Anadolu’ya gelişi öldürülüşüyle ilgili görüşler ve Erzurum’dan Trabzon’a gidişiyle ilgili belgeler”, Tarih Araştırmaları Dergisi, AÜDTCF; Tarih Araştırmaları Enstitüsü, Ankara, 1979-80, c. 13, No: 24’ün içinde, s. 99.)

Okuyan’ın “devrimin safında” gördüğü Mustafa Kemal, 25 Ocak 1921’de Erzurum Mebusu Durak Bey’e yolladığı telgrafın bir yerinde, gericilerin düzenlediği bu gösteriye ilişkin şöyle der:

“5. Erzurum’da Mustafa Suphi hakkındaki milli gösterinin planına daha evvel Kâzım Karabekir Paşa Hazretleri’nin ve müteakiben Hamit Beyefendi’nin yazılarıyla vâkıf olmuş ve tasvip etmiş idim. Her halde Doğu’dan gelecek tahripkâr herhangi bir cereyana karşı Erzurum ve Trabzon’un ve bütün memleketin bir seddi kebir (büyük set) vaziyetinde bulunacağına eminim.” (Atatürk’ün Bütün Eserleri, c. 10, s. 338-339.) (abç)

En geç 25 Ocak 1921 itibarıyla bu belgede Mustafa Kemal, sadece üç gün evvel Erzurum’da yapılmış olan gösterileri onaylamış olduğunu kabul etmekle kalmıyor bilakis, aynı tip gösterilerin 28/29 Ocak akşamı Trabzon’da da yapılacağından haberdar olduğunu açıkça göstermiş oluyordu.

“Devrimin safında yer alan lider” bununla da yetinmez ve aynı gün bir de Okuyan’ı yalancı çıkartırcasına gerici gösteriyi düzenleyen Erzurum Müdafaai Hukuk Cemiyeti’ne de aşağıdaki şifreyi yollar:

“Yüksek telgrafınız Türkiye Büyük Millet Meclis’inde okundu. Meclis’te pek ciddi ve heyecanlı bir görüşme yapıldı. Meclis ve Bakanlar Kurulu milli sınırlarımız içinde milletimizin kayıtsız şartsız ve bütün mukaddesat ve geleneklerimiz saklı ve korunmuş olarak bağımsız yaşamasını sağlamak olan kutsal amacımızı tekrarlamakla birlikte, komünizmin ülke ve milletimizde uygulanamayacağı hakkındaki inancını açıkladı.

“Bundan başka milletimizin dirliğini bozucu herhangi bir akımın, her nereden gelirse gelsin duraksamasız kırılması doğal olduğundan, bu bakımdan gerek Bakanlar Kurulu’nun ve gerek bütün milletin uyanık ve tedbirli bulunması gereği, Büyük Millet Meclisi Genel Kurulu’nca kesin ve etkili olarak belirtildi.

“Hükümetin, bu görüşe uygun olarak hareket edeceği tabii bulunmakla, Erzurum’un sayın ahalisinin, milli birliğimizi daima yenileyip güçlendirici olan sağlam durumlarını iç rahatlığıyla sürdürmeleri duyrulur, Efendim”  (Atatürk’ün Bütün Eserleri, c. 10, s. 341.)

Sonrası?

Malum!

Mustafa Suphi ve yoldaşları adeta bir sürek avı misali Trabzon’a doğru sürüklenirler.  Trabzon’da da benzer bir linç girişiminin ardından, 28/29 Ocak 1921’de, Karadeniz’de katledilirler.

Ortalık sakinleştikten beş ay sonra, Mustafa Kemal,  katillerin Trabzon’daki başı “İskeleler Kâhyası Yahya Reis Zade Yahya Efendi’ye, Vatanperverane hissiyat ve temennilerinize teşekkür ederim” diyen kısa bir telgraf yollar.  (Atatürk’ün Bütün Eserleri, c. 11, s. 220.)

Ve….

Bu suikastten 96 yıl sonra, Suphilerin devamı olduğunu iddia eden Okuyan ve onun partisi, suikastin sorumlusuyla suikaste kurban gideni, rejimin bayrağı ile devrimin bayrağını, “karıştır barıştır” misali yan yana getirmekte hiçbir beis görmez.

Erdoğan’ın Kemalizm hamlesi

Erdoğan’ın Kemalizm hamlesi

@EmrahCilasun (14 Kasım 2017)

Hatırlıyorsunuz değil mi?

Erdoğan’ın başbakan olduğu yıllarda…

Mutad, salı günleri yapılan grup toplantılarında…

Hey gidi hey!

Ne günlerdi…

AKP, adım adım Kemalist paradigmayı tasfiye edip yerine İslami paradigmayı inşa ederken, yanına geçici yol arkadaşları arıyordu.

Liberallerin yanı sıra geçici yol arkadaşlarının bir bölümünü de “sol” cenah oluşturmaktaydı.

O nedenledir ki “hazret”, Ahmet Kaya’dan girip, Nazım Hikmet’ten çıkıyor;

Patetik sesiyle Nevzat Çelik şiirleri döktürüyor;

Salya sümük, Erdal Eren’den Dersim’e kadar uzanan, sol hafızaya ait ne varsa sağdan okşuyordu…

O güne kadar rejimle arasındaki ayrışım çizgisini, baskı ve sömürünün üstyapısı ve üretim ilişkileri ile değil de sadece “hak-hukuk” ve “mağdur olmak” üzerinden çeken kimi solcularımızın kafası allak bulak olmuştu.

Hoş, gerçi kafaları allak bullak eden başka gelişmelerde vardı.

Mesela, istenen müreffeh ve kalkınmış bir memleket değil miydi?

AKP’nin teşvikiyle komşuda (“Anadolu Kaplanı”nda) pişer, inşallah bize de (“Solcu/Alevi/Kürt” belediyeciye, işadamına, mütahite) düşerdi…

Vaktiyle Hikmet Kıvılcımlı da “Vatan Partisi, hükümetimizi, velev ki eksik olsa bile başardığı sanayi teşebbüsleri için olduğu kadar, geç de kalsa yeni ağır sanayi teşebbüslerinden dolayı tebrik eder“ deyip, Demokrat Parti’nin icraatlarını övmemiş miydi? (Gerçi aynı Kıvılcımlı bu övgüyü unutup, Milli Birlik Komitesi’ne 27 Mayıs 1960’da yaptığı darbe için de teşekkürü bir borç bilecekti.)

O halde?

12 Eylül’den beri kan, göz yaşı ve öfkeyle biriken umutlar, AKP’nin bu “sol manevrasına”, AB ve parlamento heveslerine neden heba edilmesindi?

Şimdi benzer bir  manevranın, devrimcilerin tam karşı kutbundaki, eski paradigmanın  taraftarlarına, Kemalist cenaha yapılmakta olduğunu görüyoruz.

Cumhurbaşkanı’nın, devletin kurucusunu, ölüm yıldönümünde adıyla sanıyla zikredip, “Gazi Mustafa Kemal Atatürk” demesi nedense siyaset sahnesinin aktörlerini şaşırttı.

Yorumlar havalarda uçuştu.

Erdoğan’ı takkiye yapmakla suçlayan da oldu, takdir eden de…

Hatta bunun 2019 seçimleri için bir manevra olduğunu söyleyen bile çıktı.

Oysa bu manevra bambaşka bir gidişaatın işaret fişeğidir.

Evet, S-400 füzelerine rağmen Türkiye şimdilik hala bir NATO üyesidir.

Şanghay ittifakı şimdilik hala uzaklardadır…

Ama Washington’dan Paris’e, Berlin’den Brüksel’e kadar bir dizi müttefikiyle Ankara ciddi çelişkiler yaşamaktadır.

Sırf onlarla mı?

Kendisine rakip olabilecek Tahran ve Riyad ile birlikte bütün bir Ortadoğu coğrafyası Ankara için adeta ateşten gömlek gibidir.

Bu şartlarda, hem içerisi, hem de özellikle dışarısı için Erdoğan’ın şimdilik Kemalizm’e ihtiyacı vardır.

Tabii ki 2002’den beri AKP hükümetinin, devleti İslami yönde yeniden yapılandırmak için Kemalist paradigmadan, resmi devlet ideolojisinden kopması kaçınılmazdı. Jön Türk geleneği üzerine bina edilmiş, Ermeni Soykırımı ve Kürt katliamları gibi bir dizi tarihsel kambura sahip Kemalist ideolojinin, konjonktür gereği sözde bile olsa (başta Çözüm Süreci olmak üzere) AKP’nin, rejimin geçmiş tarihini adım adım revize etmesi elzemdi. Hatta devletin bekçisi TSK’yı dahi baştan aşağı yeniden kalıba sokması şarttı.

Ama hepsi o kadar!

Zira bugün Erdoğan, Sarraf davasının muhtemelen kazanacağı uluslararası boyutlardan tutun da Türkiye’nin olası karışabileceği savaş veya savaşlara kadar Kemalizm’in, “vatan, millet, Sakarya” tekerlemesine, bir başka ifadeyle “hakim ulus şovenizmine” de ihtiyaç duymaktadır.

Söze “eyyy Amerika” diye başladığında solunda Kemalist, sağında İslamcı ama her halükarda müslüman bir Türk neden olmasın?

İşte bu şartlarda kurucu lider sıfatıyla 1938’de ölmüş bir Mustafa Kemal’in adı ve resiminin duvarda asılı olması, 2017’de yaşamakta olan lideri neden gocundursun ki?

Hem kendisine, en sağdan en sola kadar muhalefet edenlerin Kemalizm şemsiyesi altında toplandığı, Kemalizm’in adeta bir ayrışım çizgisi gibi sunulduğu şu günlerde, bu ayrışım çizgisini, yani Kemalizm’i bundan daha iyi sulandırmanın başka bir şekli olabilir mi?

Mesela yarın bir gün Erdoğan, İslami hattına uygun bir şekilde Mustafa Kemal’den tarih sırasına göre şöylesi alıntılar yapacak olsa Kemalistlerimizin hali nice olur?

1 Kasım 1922: “Türk ve İslam Türkiya devleti, iki saadetin bu tecelli ve tezahürünün kaynağı ve kökü olmakla dünyanın en bahtiyar bir devleti olacaktır.” (Atatürk’ün Bütün Eserleri, c. 14, s. 87)

18 Kasım 1922: “Türkiye’nin bir vazifesi hilafet makamını kurtarmaktır. Bu bizim için özel bir davadır. Bunu hilafet makamı olarak nihayetine kadar göstermek ve onun kurtarılmasına çalışmak bizim için hayırlı bir davadır. Bizim için bu dava İslam âlemi nazarında fevkalade takviye eden bir meseledir” (Age, s. 135).

20 Kasım 1922: “Halife ‘hazrettir’ ve ona ‘hazret’ denilir. Ona lisanımızda başka bir unvan yoktur” (Age, s. 146).

16/17 Ocak 1923: “Millet dinsiz değildir. Dinine bağlıdır ve dini İslam dinidir. Yani komünistlik gibi dini reddedecek ortada bir meslek yoktur” (Age, s. 288).

16 Mart 1923: “Bazı kimseler asri olmayı kâfir olmak sanıyorlar. Asıl küfür onların bu zannıdır. Bu yanlış yorumu yapanların maksadı, İslamların kâfirlere esir olmasını istemek değil de nedir? Her sarıklıyı hoca sanmayın, hoca olmak sarıkla değil, beyinledir” (Age, c. 15, s. 219).

22 Mart 1923: “Bende Timurlenk’in Kur’anı Azimüşşan’ı vardır, gayet kıymettardır. Onun yazısı da pek güzel ve taklide örnek almaya değerdir. Biz Türklerin yazıya da ehemmiyet vermiş olduğumuz, bu Kur’anı Kerim’in yazısıyla da müspettir” (Age, c. 15, s. 251).

16 Nisan 1923 (Ramazan münasebetiyle): “İdraki ve iftihar ettiğimiz bu mübarek ayın hürmetine eltafı ilahiyeden vatanımız ve hepimiz için selamet ve sadetler niyaz ederken mukaddes davanın aşkı ile rahmeti rahmana kavuşmuş olan aziz şehitlerimizin ruhlarına Fatihalar hediye ediyorum” (Age, c. 15, s. 293).

Olmaz olmaz demeyin.

Peki ya Cumhurbaşkanı bunlarla da yetinmeyip, üstüne üstlük bir de Tarih Vakfı Başkanı Mehmet Ö. Alkan’ın “29 Ekim 1923’te cumhuriyet ilan edildiğinde İstanbul’da halife vardı ve 3 Mart 1924’e kadar da görevine devam etti. Yani biz 6 ay, halifeli bir cumhuriyette yaşadık” sözlerine gönderme yapıp, 2023’de, “Lozan’da dayatıldığı için Halifelik makamını ilga etmiştik, hadi şimdi gelin Halifeliği ilan edelim” diyecek olursa?

Erdoğan’ın Sung Çieng’i

Erdoğan’ın Sung Çieng’i – Beş Parmak Dağları’ndan  Finis Germania’ya uzanan bir kariyerin hikayesi
@EmrahCilasun (30 Kasım 2017)
Biliyorum, gündem Rıza Sarraf.

Fakat bu makalenin kahramanı, 27 Kasım’da, Habertürk’te katıldığı “Enine Boyuna” adlı programda, “Amerikan ceza kanunlarına göre diyelim ki Amerika’nın koyduğu ambargoyu delmeyi bir yere uydururlar, devletin aldığı karara karşı bir eylemde bulunmak diye. Amerika’da bu suç olur. Ama bu bizim için suç oluşturmaz” diyerek “anti emperyalizm” atfetdiği Saray’ı rüşvetiyle bile cansiperane savunacağını ispat etmiş oldu.

Onun için aşağıda okuyacağınız makalenin zamansız olmadığı gibi, tarihsel açıdan bir dizi önemli hususu içinde barındırdığını düşünüyorum.

Su Kıyısında romanını okudunuz mu?

Konu, 13. yüzyılda Çin’de, Song Hanedanlığı’nda geçer.

Siyasi ve iktisadi çalkantılar yaşayan hanedanın başı köylü isyanları ve çetelerle derttedir.

Köylü önderi Ch’ao Kai, 30.000 taraftarıyla Sarı Irmak’ın kenarında adeta kurtarılmış bir bölgede yaşamaktadır.

Romanın esas kahramanı Sung Çieng, rüşvet ve yolsuzluğa karşı olduğu için bir zamanlar memurluk yaptığı saraya sırtını dönmüş; etrafına topladığı savaşçılarla kendi çetesini kurmuştur. Fakat Sung Çieng, hanedana ve onun düzenine asla karşı değildir.  Bilakis her zaman canla başla hanedana bağlılığını dile getirmiştir.

Nihayetinde bu sadakat, hanedanın teveccühünü kazanacaktır. Sung Çieng, savaşçılarıyla birlikte Ch’ao Kai’ın kurtarılmış alanına sızmayı başaracak; Kai’ı liderlikten ihraç edecek ve 30.000 kişilik gücü içeriden çökertecektir.

Sung Çieng hanedan tarafından affedilir ve saraya yüksek rütbeli bir memur olarak geri döner…

(Meraklısı için küçük bir not: 1966’da Kızıl Çin’de patlak veren Büyük Proleter Kültür Devrimi esnasında kapitalist yolcuların kendilerine rehber aldıkları Sung Çieng ve onu anlatan Su Kıyısında romanı, Mao’nun önderliğindeki devrimci karargah tarafından eleştiri bombardımanına tabi tutulmuş ve böylece “Su Kıyısında Romanının Eleştirisi” başlıklı bir makale kaleme alınmıştır.)

Teşbihte hata olmaz. Makalemizin kahramanı günümüzün hanedanı Recep Tayyip Erdoğan’ın teveccühüne mazhar olan Sung Çieng pardon, Doğu Perinçek’tir.

Perinçek’in geçmişine yapılacak kısa bir yolculuk, kahramınımızın, Sung Çieng ünvanını fazlasıyla hak ettiğini gösterecektir.

Dayısı (Turhan Olcaytu) Türk ordusunda tümgeneral, babası (Sadık Perinçek) ise yıllarca Süleyman Demirel’in Adalet Partisi’nde milletvekilliği yapmış olan Doğu Perinçek, Türkiye “müesses nizamı”nın adeta içinde doğmuştur (1942).

1968 gençlik hareketlerinin tüm dünyayı etkilediği yıllarda, Perinçek de Türkiye’deki gençlik hareketinin içinde yer almış, kendi grubunu kurmuş; Kemalizm’e ve Türk milliyetçiliğine olan sadakatinin üstünü, sol militan bir söylemle ve hatta daha sonraları Türkiye’nin batısında, Söke’de, Beş Parmak Dağları’nda saklanarak örtmeyi becermişti. İdeolojik hattını ve bu siyasi manevrasını fark edip, açıktan eleştiren İbrahim Kaypakkaya gibi muhaliflerini ise o zamanki yoldaşı Halil Berktay ile birlikte kâh ortadan kaldırmayı düşünmüş, olmadı ölümle tehdit etmiş kâh yakalanmasının ardından, polis sorgusunda ele vermiştir.

1976’da Çin’deki kapitalist darbenin ardından açıktan kapitalist yolcuların, Teng Hsiao-ping gibi revizyonistlerin safında yer alan, Soğuk Savaş yıllarında ABD ile SSCB blokları arasındaki çekişmede tercihini ABD’den ve NATO’dan yana yapan Perinçek, o yıllarda adeta bir iç savaş yaşamakta olan Türkiye’de, keza açıktan devletin yanında yer almakta hiçbir beis görmemiştir. İdaresi altında yayınlanan günlük Aydınlık gazetesinin, o zamanlar en bilinen icraatlarından biri de çeşitli sol gruplara mensup kişilerin isimlerini ve adreslerini ifşa etmek olmuştur.  Daha sonra 12 Eylül 1980’de gerçekleşecek askeri darbenin ardından devrimcilerin yargılandıkları askeri mahkemeler, iddianamelerini Aydınlık gazetesinin bu listelerine dayandıracaklardı.

Cuntanın “sağa da sola da karşıyız” demagojisine uygun olarak tutuklayıp yargıladığı Ecevit ve Demirel gibi tanınmış siyasilerin yanı sıra, o dönem henüz ikinci ligin bir hayli alt sırlarındaki bir siyasetçi olan Doğu Perinçek ve arkadaşları da askeri mahkemelerin önüne çıkartılmışlardı. Fakat kahramanımız o “zor şartlarda” bile sanık kürsüsünden, rejime olan sadakatini, darbenin başı Evren’i referans göstererek, NATO’yu nasıl canla başla savunduğunu anlatarak dile getiriyordu. Okuyalım:

“Orduya yönelen saldırılara bir cevap vermek üzere, Başkanlık Kurulu üyemiz Oral Çalışlar, Genel Kurmay Başkanı Orgeneral Evren’den özel bir demeç alarak, Aydınlık’ta yayınlamıştır. Aydınlık’ın 28 Mart 1980 günlü sayısının manşeti şöyledir: ‘Türkiye Hitler Almanyası olmadığı gibi, Silahlı Kuvvetleri ne Militaristtir ne de Faşist.’” (Türkiye İşçi Köylü Partisi Davası Sorgu, Türkiye Bülteni Yayınları, Frankfurt am Main, 1983, s. 38)

“Türkiye İşçi Köylü Partisi, yurdumuzun savunulması konusunda o kadar ciddi ve sorumlu bir tutum almıştır ki, NATO’nun geçmiş dönemdeki niteliğinden doğan yargıların dahi üstüne düşerek, Sovyetler Birliği’ne teslimiyet yönünde bir NATO’dan ayrılışa karşı çıkmış, NATO’nun Moskova karşısında yarattığı ağırlığı tespit etmiş, Sovyetler Birliği’nin yayılmasını gemleyen her güce önem vermiştir.”(Age. S. 39)

Bu Soğuk Savaş jargonunu birkaç sene sonra bırakacak olan kahramanımız, özgürlüğüne kavuşur kavuşmaz, Türkiye’nin yeni siyasi ortamına ayak uydurmakta zorlanmadığı gibi, 1984’de başlayan Kürt isyanını, rejimin en öncelikli meselesi olarak tespit etmekte de gecikmedi. Hoş, üzerinde taşıdığı “sol” palto bir hayli yıpranmıştı ama onu hem tamir etmesi, hem de rejime olan sadakatini göstermesi için inisiyatif üstlenmesi gerekiyordu. Perinçek, Eylül 1989’da fırsatı değerlendirdi ve Kürt isyancıların lideri Abdullah Öcalan’la, Lübnan’ın Bekaa Vadisi’nde buluştu. Tarafların kameralar önünde birbirlerine karşılıklı çiçek vermekten çekinmedikleri bu flört, 1991 Birinci Körfez Savaşı’na kadar sürdü. Her iki taraf da bir “kazan-kazan” hesabı gütmekteydi. Perinçek, bu süre zarfında Kürt isyancılar üzerinden yıpranmış “sol”cu karizmasını onarmaya; Öcalan’da sesini rejime duyurmaya çalışıyordu. Ama Perinçek, bunun da ötesinde “Kürt Sorunu”nun çözümüne dair bir “reçete”nin varlığından bahsediyordu.  Aslında bu “reçete” vaktiyle “Kurtuluş Savaşı”nın başlangıç yıllarında, devletin kurucusu Mustafa Kemal’in kaleminden çıkan, Kürtlere muhtariyet vermekten bahseden ama daha sonra 1925’deki Kürt ayaklanması bahane edilerek rafa kaldırılan 1919 tarihli Amasya Protokolleri’nin ta kendisiydi. Kraldan çok kralcı olan kahramanımız bir yandan rejime, cephaneliğinde olan bu mühimatı hatırlatırken öte yandan da Kürt isyancılarına “sol”dan atmak istediği çelmeyle onları, rejimin minderine düşürmek istiyordu. Perinçek’in bu “mıntıka temizliği”, meyvelerini Cumhurbaşkanı Özal’ın son yıllarında vermeye başlayacak, Ankara ile Kürt isyancılar arasında ilk gayrı resmi ateşkes sağlanmış olacak ama tüm bunlar, rejimin gözünde daha hala ikinci lig siyasetçi olan Perinçek’e lüzum görülmeksizin gerçekleşecekti. Son tahlilde rejim, isyancılarla anlaşmaya daha hazır değildi… Öcalan ise şimdi önderlik ettiği isyanın, uluslararası aktörlerce tanınması için Birinci Körfez Savaşı’nın beraberinde getirdiği fırsatlara odaklanıyordu.  Yani, buna göre şimdilik Ankara’dan ümidini kesmiş olan Kürt isyanının önderi, SSCB bloğunun da çöktüğü o yıllarda, hem askeri olarak Kürdistan’ın diğer parçalarında (mesela Irak’da) konuşlanmayı hem de uluslararası arenada Türk tarafını sıkıştırmak için, Ankara’nın Batılı müttefikleri nezdinde kabul görmeyi deniyordu.

Perinçek’e dönecek olursak… Doğu Bloku’nun çöktüğü ve Soğuk Savaş’ın artık bittiği “çok kutuplu dünya” konjonktüründe kahramanımız, Türk rejiminin bekasını “Avrasya” aksında görmeye başlamıştı.

2000’lerin başında ABD ve Avrupa, tercihini “ılımlı İslam”ın temsilcisi olarak tanımladığı AKP’den yana yaptığında, bunun bir rejim değişikliğine doğru evrileceği korkusu taşıyan asker-sivil bürokrasi ve onların siyasi temsilcisi olmaya can atan Perinçek bir hayli gerilemiş durumdaydı. AKP hükümetinin, devleti İslami yönde yeniden yapılandırmak için Kemalist paradigmadan, resmi devlet ideolojisinden kopması kaçınılmazdı. Jön Türk geleneği üzerine bina edilmiş, Ermeni Soykırımı ve Kürt katliamları gibi bir dizi tarihsel kambura sahip Kemalist ideolojinin, konjonktür gereği sözde bile olsa (başta Çözüm Süreci olmak üzere) AKP’nin, rejimin geçmiş tarihini adım adım revize etmesi elzemdi. Hatta devletin bekçisi TSK’yı dahi baştan aşağı yeniden kalıba sokması şarttı. (Tüm bunlar, geçen yazımda da değindiğim gibi (LİNK) AKP’nin, rejimin “kurucu lideri” olarak “Gazi Mustafa Kemal Atatürk”e yaptığı vurguyla çelişmemektedir.)

Öte yandan bu ortam eski paradigma savunucularıyla “kim daha Türk milliyetçisi” yarışını kızıştırdı. İşte burada Perinçek’e yeniden “gün doğmuş”tu. Kahramanımız, asker-sivil bürokrasi başta olmak üzere, etrafına topladığı bir dizi aşırı sağcı, hatta faşist güçle birlikte sadece Türkiye’de değil Avrupa’nın önde gelen şehirlerinde “Ermeni soykırımı bir yalandır” kampanyalarıyla, Türk dışişlerini adeta mahcup etmekteydi.

Ancak devlet katında değeri hala yeterince takdir edilemeyen Perinçek, 2008’de bir kez daha rejimin gazabına uğradı. O yıllarda ABD ve Avrupa’nın da desteğini arkasına alan AKP hükümeti, kendi yol haritası doğrultusunda devleti yeniden tahkim ederken önünde engel olarak gördüğü asker (ve kimi sivil) bürokrasi içindeki geleneksel güçleri hem tasfiye etti hem de onlarla birlikte bu arada Perinçek’i de hapise attı. Evet, ilerlemiş yaşına rağmen kendisi açısından hiç de hoş olamayan bu hapis macerası gerçi tam yedi sene sürmüştü ama bazı tesadüfler de kahramanımızın imdadına yetişmişti.

Arap Baharı’nın beraberinde getirdiği siyasi-ideolojik boşluk, AKP açısından tarihin sandığını açımış ve onun “Yeni Osmanlı” hayallerini hortlatmıştı. Bu hortlayan hayalin altında tabii ki AKP’nin iktidara geldiği günden beri teşvik etmekten çekinmediği İstanbul merkezli geleneksel Türk sermayesinin ve palazlanmasına önayak olduğu İslamcı “Anadolu Kaplanları” diye adlandırılan yeni girişimcilerin, Ortadoğu ve Afrika merkezli pazarlarda yaşadıkları rekabet yatmaktaydı. Fakat çok daha önemlisi bu bir dereceye kadar göz yumulabilecek iktisadi rekabet, siyasette ise, Batı’nın “ılımlı İslam modeli” diye umut bağladığı AKP’nin, İslam köktenciliğine doğru koşar adım ilerlemesine kapıyı aralıyordu. Ve bu öngörülmeyen çelişkilerin kızışmasına ve haliyle AKP’nin İslamcı ideolojisinin dinamiği ile birlikte, Batılı dostlarıyla arasındaki ilişkinin nahoş bir hal almasına doğru evrilecekti. Bu ve buna benzer sorunların bir devamı olarak, 2014’e kadar içeride AKP’nin zımni koalisyon ortağı, yargı ve kolluk kuvvetleri içinde önemli bir güce sahip durumdaki Fetullah Gülen cemaati ile arasında baş gösteren kavga, hapiste çürütülmeye terk edilen eski asker bürokratlarla birlikte Perinçek’e de adeta bir “hayat öpücüğü” verdi ve tahliye olmalarını sağladı. Kahramanımız tahliye oluşunu taraftarlarına, “Silivri duvarlarını yıkarak çıktık” diye pazarlayacaktı.

Siyasi kariyerine illegal Türkiye İhtilalci İşçi Köylü Partisi’nin (1969-1978) şefi olarak başlayan Perinçek, sisteme entegre oldukça legalleştirdiği örgütünün adını ve sosyal tabanını konjonktüre uygun olarak değiştimesini her zaman bildi. Kahramanımız, 1978-1980 arası Türkiye İşçi Köylü Partisi; 1991-1992 arası Sosyalist Parti; 1992-2015 arası İşçi Partisi adlarını taşıyan örgütünü, hapisten çıktıktan sonra derhal Vatan Partisi diye değiştirdi.

Yönetiminde eski sivil ve asker bürokratın, faşist ve muhafazakar siyasetçi ve bakanın yer aldığı partisiyle kahramanımız, 15 Temmuz 2016’daki darbe teşebbüsünün ardından Türkiye siyasi sahnesinin ortasına adeta mancınıkla fırlatılmış gibi düştü. “Önce milli bağımsızlık sonra laiklik” diyen Perinçek, sadece Kürt şehirlerinin yerle bir edilmesinde “Kemalist-İslamcı” diye adlandırdığı Erdoğan’ı canla başla desteklemekle kalmadı, aynı zamanda rejim için önden gidip, “mıntıka temizliği” yapan piyade fonksiyonunu daha da fazlasıyla üstlendi.

İçine sızılıp, içeriden çökertilecek sol ve radikal akımlar geride kalmış; şimdi ise rejime olan sadakatini fazlasıyla ispatlayan Sung Çian, namı diğer Perinçek, her ne kadar tenzil-i rütbeye uğradıysa da, hanedanın adeta dış dünyadaki özel temsilcisi olmak istiyordu.

Misal, Suriye krizinde Rusya ile ihtilaf mı yaşanmaktadır, Perinçek’in adamları Moskova’da kulis ve lobi faaliyetindedir. Ankara ile Şam arasında atılan köprüleri ise kahramanımız zaten yıllardır tamir etmekle meşguldür. Kuzey Irak Bölgesel Kürt Yönetimi referandum mu yapacaktır? Daha Türk dışişleri harekete geçmeden, anti-Kürt koalisyonu oluşturmak için Perinçek çoktan İran’da, mollaların huzuruna çıkmıştır bile. İnisyatif alarak rejimin gözüne girmek için elinden geleni yapan Perinçek’in tabii ki faaliyetleri sadece Ortadoğu ile sınırlı değildir.

Bir zamanların “sol”cusu kahramanımız, dünyanın emperyalist/kapitalist talanına gocunmamaktadır. Bilakis o, vaktiyle savunduğu emperyalist NATO bloğuna karşı şimdi “mazlum” diye pazarlamaya çalıştığı emperyalist Şanghay İşbirliği’nden yanadır. Perinçek’in gönlü Ankara’nın Pekin-Moskova aksına dahil olmasıdır. Hatta 60’ların ikinci yarısında hukuk doktorasını Berlin’de yapan kahramanımızın bir diğer muradı da Alman emperyalizmini, Avrasya koalisyonunun yanına çekmek, olmazsa Berlin’i tarafsızlaştırmaktır.

Zira 2017’nin  Mart’ında Almanya Cumhurbaşkanlığına seçilmesi vesilesiyle Frank-Walter Steinmeier’e, Göthe’nin “Batı-Doğu Divanı”nı hediye eden Perinçek’in güttüğü siyaset, Bellevue Sarayı’nın yeni sakinine yolladığı iltifatla bezenmiş kutlama mektubunun satır aralarından da apaçık sırıtmaktadır: “Sizin Federal Almanya Cumhurbaşkanı seçilmeniz, dünya barışının güvencesi olan Çok Kutuplu Dünya için mücadeleyi güçlendirmiş ve Avrupa-Asya Birliği’nin, başka deyişle Avrasya’nın insanlığa kazandıracağı değerler için yürütülen çalışmalara yeni bir ufuk getirmiştir.“ (27 Mart 2017 tarihli mektuptan, vurgular bana ait)

Perinçek hediye ve iltifat mektuplarıyla yetinmeyip, 14 Eylül 2017’de çıkıp Berlin’e gitti. Burada kimlerle görüştü bilinmez ama verdiği demecin içine yerleştirdiği şu cümleler gözden kaçacak gibi değildi: Almanya bizim güvenliğimizin batı ucundaki unsur. Türkiye de Almanya’nın güvenliğinin başladığı yerdir. O bakımdan iki ülke birbirinin dostluğuna muhtaç. Ekonomik bakımdan da öyle. Almanya bizim üçüncü büyük ticari ortağımız aynı zamanda en çok ihracat yaptığımız ülke Almanya. Onun için bu iki ülkenin dost olması lazım. Tarihten gelen dostluğu var. Birinci Dünya Savaşı’nda silah arkadaşlığı var.” (Vurgular bana ait)

Fakat anlaşılan kahramanımız beklediği yüzü şimdilik Alman devlet ricalinden bulamamış olmalıydı ki, bu sefer de dümenini Almanya seçimleri sonrası, kendisi gibi aynı kumaştan olan Gauland ve Weidel’in faşist AfD’sine kırdı. Zira Vatan Partisi’nin Uluslararası İlişkiler Sorumlusu Yunus Soner (ki kendisi Perinçek’in yeğenidir), 28 Eylül 2017’de Russia Today televizyonuna verdiği mülakatta, “Seçimin yükselen gücü, kazanan gücü sizin de haberinizde belirttiğiniz gibi AfD oldu. AfD mülteci sorununa dikkat çekti. Avrupa’daki mülteci sorunununWashington’un Irak, Suriye, Libya ve kısmen Türkiye’ye yönelik askeri müdahalelerinden kaynaklandığını çok iyi biliyoruz. Bu yüzden bence bu seçim sonucu Almanya’nın yönünü değiştirerek Avrasya’ya yönelmesine sebep olacak. Rusya ile daha farklı ilişkiler kurmasına, Çin ile daha iyi ilişkiler kurmasına, ABD ile daha mesafeli bir ilişki kurmasına, daha özgüvenli bir Almanya olmasına yol açacak ve tabii ki Türkiye-Almanya ilişkilerinin de değişmesine sebep olacak. Çünkü eğer AfD’nin de programında belirttiği gibi milliyetçi ve bağımsız bir Almanya için çalışıyorsanız, müttefikleriniz olması gerekir. Türkiye bu müttefiklerden biri diyordu. (Vurgular bana ait)

Gerçi Soner “Avrupa’daki mülteci sorunu”nda Avrupalı emperyalistlerin dahlini görmemeyi yeğleyip, faturayı sadece ABD emperyalizmine çıkarmakla faşist AfD’ye göz kırpıyordu ama övdüğü partinin liderlerinden Alexander Gauland, 16 Ağustos 2017’de Almanya’nın Sesi’ne verdiği mülakatta “Erdoğan, Yeni Osmanlıcı siyaset gütmediği sürece Türkiye’nin NATO üyeliğinin devam etmesi gerektiğini düşünüyorum. Soğuk Savaş boyunca Türkiye, ittifakın bekçilerindendi ve bundan sonra da dışarıda bırakmak için bir sebep görmüyorum” diyerek, Soner ve dayısı Perinçek’in stratejisine denk gelmeyen, Türkiye’yi “bekçi” olarak niteleyen NATO’cu güfteyi terennüm ediyordu. (Kim bilir? Belki de Türk Nasyonal Sosyalistleri umutlarını, AfD’de Gauland’ın ötesinde, parti içerisinde kendilerine yakın olabileceğini düşündükleri daha iri kıyım faşistlere bağlamışlardı.)

Almanya seçimleri ve AfD’nin zaferi gene de Vatan Partisi içinde bazı kafa karışıklıklarına yol açmış olmalı ki, bunları gidermek için partinin Genel Başkan Yardımcısı Ali Mercan, 3 Ekim 2017’de Aydınlık’ta yayımlanan “AfD eleştirileri ve Alman milliyetçiliği” başlıklı makalesine “Avrasya Atlantik saflaşmasının uluslararası ilişkilerde belirleyici olduğu günümüzde, Almanya’daki milliyetçi dalgayı ve AfD’nin zaferini nasıl değerlendireceğiz? Avrupa milliyetçiliği eşittir ırkçılık ve faşizm midir? Almanya’daki son seçimlerin galibi AfD tartışmaları bunları ele almayı gerektiriyor” diye başlıyordu. Mercan’a göre, “bu gün Atlantik hakimiyetine karşı çıkan milliyetçi akımlar ve kapitalist ülkeler de haklı konumdadırlar. Almanya ve Avrupa’da kuvvetli bir milliyetçi dalga vardır ve AfD bunun ürünüdür.” Dolayısıyla AfD programına da atıfta bulunan yazar, “Programı çok açıktır: Atlantik’e karşı milliyetçi bir çizgidedir. Biz de Almanya’dan bunu istemiyor muyuz?” diye soruyordu. Bir yandan kendi tabanını, “AfD çizgisini Trump’ın Avrupa’daki yansıması olarak yorumlamak çok yanlıştır. AfD Trump milliyetçisi değil Alman milliyetçisidir. Zaten bütün Avrupa’da milliyetçilik rüzgârı esmektedir. Amerikan milliyetçiliği şu an itibariyle hegemonyacılıktır, ezilen ve gelişmekte olan ülkelere kanlı saldırılar ve parçalama faaliyetleridir”diye ikna etmekle meşgul olan Mercan, öte taraftan şu cümlelerle sanki sadece AfD’ye mavi boncuk dağıtmakla kalmıyor, aynı zamanda AfD’yi takdir etmesi için Alman devletine akıl vermeye de çalışıyordu: “Almanya ise Atlantik’e karşı kendisini savunmak ekonomik gelişmesini sağlama almak için milliyetçiliğe sarılmaktadır. AfD aslında Atlantik’ten uzaklaşıp milliyetçiliğe sarılan Alman (AB) toplumunun duygularını açık olarak yansıtmaktadır. Bu partiye yapılan saldırılar aslında Almanya’nın Atlantik’ten uzaklaşmasına tepkinin örtülü ifadesidir.”

Kötü ünlü Kürt korucusu aşiret ağalarıyla objektiflere gülümsemesiyle meşhur, Vatan Partisi’nin “Kardeşlik Bürosu”ndan sorumlu Ali Mercan, anlaşılan şimdi de Alman faşistleriyle bir “kardeşlik” örmekteydi. Öte yandan yazar, hem Erdoğan’ın 2016 başlarında, devlet başkanlığı münakaşalarında gizlemediği Hitler hayranlığını görmezden gelmekte hem de hanedanın siyasi bir manevrayla Alman seçimleri öncesi verdiği demeçleri “boşluğa savurduğu Nazizm, faşizm suçlamaları olgulara dayanmamaktadır” diye eleştirmekteydi(!).

Acaba Saray ve Uşağı Almanya siyasetinde, “iyi polis, kötü polis”i mi oynuyor bilinmez ama Mercan’ın, Almanya’da AfD ve diğer faşistlerin hortlaması karşısında infiale kapılan milyonları hiçe sayarcasına “Almanya’da her milliyetçi fikir ve davranışa ‘Nazizm’, ‘faşizm’ yaftasıyla yaklaşan”ları aklı sıra “PKK’ya, PYD’ye, ‘Bağımsız Kürdistan’ komplosunun şefi Barzani’ye ve benzerlerine en iyimser görüşle müsamahakâr davran”makla suçlaması son derece ucuz bir demagojidir.

Zira bu Nazizm ve faşizm severliğin saldırganlıkla gözlerden neyi ırak tutmaya çalıştığı, benim açımdan, en geç 15 Ekim 2017 itibariyle açıklığa kavuşmuştur.

Frankfurt Kitap Fuarı’nda, AfD de dahil Almanya’daki ırkçı ve faşist, irili ufaklı bir dizi harekete ideolojik rehberlik eden “Antaios Yayınevi”nin standında, Sezession dergisi yazarlarından Benedikt Kaiser’le konuşuyorum. Yayınevinin ‘Bestseller’i, 1933-1945 arası Nazi Almanyası’nı sahiplenen Finis Germania’ya [Almanya’nın Sonu]“Türkiye’den ilgi var mı” diye soruyorum.

Yüzü gülen Kaiser, gururla “Vatan Partisi’nin Kaynak Yayınları telif hakkı için başvurdu” diyor ve karşılığında kendilerinin de Vatan Partisi’nin aylık yayın organı “Teori’den iki makaleyi şu anda Almanca’ya çevridiklerini” ekliyor.

Kaiser konuşmaya devam ederken kafamın içinde binlerce fotoğraf karesi akıyordu. Bunlardan biri, Perinçek’in “sol” iddia ve söylemlerle 70’lerin başında Söke’de, Beş Parmak Dağları’ndaki mağarada saklandığı ana aitti. Kendisini ne gibi bir geleceğin beklediğini kahince sözleriyle Kaypakkaya yüzüne söylemişti o mağarada. 46 sene öncesinin Sung Çiang’ı, şimdi Alman türdeşleriyle Finis Germania’da buluşmuştu…

Tepemizde sallanan emperyalist sopalar

Tepemizde sallanan emperyalist sopalar

@EmrahCilasun (02 Şubat 2018)

Lenin ve bir avuç gerçek devrimcinin, Birinci Dünya Savaşı’nda “anavatan savunması” öneren sosyal demokratlara karşı, savaşan ülkelerin proleterlerine ve ezilenlerine yaptıkları “Devrimci Yenilgicilik” çağrısı olmazsa olmazımızdır.

Genellikle burjuva politikacılar laf ebeliği yapmakta ustadırlar.

Kitabın ortasından konuştukları nadirdir.

İşte böyle bir konuşmayı Alman Dışişleri Bakanı Sigmaer Gabriel, geçenlerde (5 Aralık 2017’de) Berlin’de, Körber Vakfı’nda yapmış.

Gabriel yaptığı sunumda dünyadaki durumu değerlendirmiş ve Avrupa’nın (daha doğrusu Almanya’nın) bundan sonra nasıl bir pozisyon alması gerektiğini anlatmış.

Malum. Türkiye’de gündem Afrin.

İfratla tefrit arasında gidip gelen yorumlara bakıyorum.

“Bitti bitecek” denilen AKP iktidarının, kâh seçim için, kâh sonunu kurtarmak için Afrin’e saldırdığı söylenmekte.

“Fırat Kalkanı”nda “hezimete” uğraması beklenen iktidarın şimdi Afrin’de “hezimete” uğraması beklenmekte.

Oysa gönlümüzün arzuladığı papatya falını açmak yerine materyalistçe objektif gerçeğin kendisine bakmalıyız.

Mao’nun dediği gibi “karşıtını stratejik olarak küçümse, ama taktik olarak küçümseme”.

Kuşkusuz TSK’nın, hangi gerekçeyle olursa olsun, egemen bir ülkenin (Suriye’nin) sınırlarını geçerek yürüttüğü askeri faaliyetin adına isteyen “operasyon”, isteyen “harekât” demekte serbesttir. Ama bunun alenen bir savaş olduğu “sağır Sultan”ın bile malumudur.

Keza bu savaşın görünen boyutu TSK/ÖSO ile YPG arasındaki çatışmadır.

Ve bu çatışma bağlamında, şu köhne dünyanın eşitsizliklerine, baskı ve sömürüsüne karşı kararlıca karşı koyanların,  komünist zaviyeden bakanların, eşitsizlikten, baskı ve sömürüden yana olmaları beklenemez.

Kürt kitlelerinin gadre uğraması desteklenemez, kabul edilemez.

Burada Lenin ve bir avuç gerçek devrimcinin, Birinci Dünya Savaşı’nda “anavatan savunması” öneren sosyal demokratlara karşı, savaşan ülkelerin proleterlerine ve ezilenlerine yaptıkları “Devrimci Yenilgicilik” çağrısı olmazsa olmazımızdır.

Ama bundan bir adım sonrasıysa -hakikaten eşitsizliğin, baskı ve sömürünün bu dünyada emperyalist/kapitalist sistemden kaynaklandığının bilincinde olanlar açısından- gri bir alandır.

Çünkü Afrin’e yapılan saldırı, göründüğü gibi sadece ve sadece bir Türk-Kürt çatışması değildir. Bilakis bunun da ötesinde Suriye’de yaşanan savaşın tümü, çok kutuplu dünyada, emperyalistler ve gerici devletler arası rekabetin ve keskin çelişkilerin ürünüdür.

Emperyalist rekabet ve çelişkinin ürettiği anarşik dinamik, bütün bu Suriye’deki sekter savaşı tetikleyen ve hala itekleyen faktörün ta kendisidir.

Şimdi irili ufaklı bütün aktörler, bu hengemade aslan payını kapma derdindedir. Başta en büyükler olmak üzere, sahada bu kadar aktörün varlığı ve birbirlerinin ayağına dolaşıyor olmaları, adeta bu pilavın daha çok su kaldıracağına ve daha büyük tehlikeleri içinde barındırmakta olduğuna işaret etmektedir. Hele hele aynı çelişkilerin ürünü olan Ortadoğu’daki gerilimleri de bu büyük resme dahil edersek.

Bakın Gabriel, temsil ettiği sistemin kaygılarından hareketle bu durumu, meşrebince nasıl okuyor ve izah ediyor.

Gabriel’in konuşmasından kimi alıntıları aşağı aldım.

Arzu edenler bu alıntıları, Fehim Taştekin’in saha hakkındaki bilgilerinden faydalanarak kaleme aldığı yazılarıyla; Cumhuriyet gazetesinin ABD ve Batı’ya yakınlığı ile bilinen yazarı Aslı Aydıntaşbaş’ın yazılarıyla veya Rusya’ya ve müttefiklerine yakınlığı ile bilinen yazarı Ceyda Karan’ın yazılarıyla harmanlayıp, bir daha okuyabilirler.

“Uzun süredir dünya genelindeki krizlerin artan hızı şaşkınlık ve korku uyandırdı. Bu süreçte, küresel çapta angaje olan bir Avrupa için endişe verici misaller belirdi. Bunlar kabaca iki kategoriye ayrılabilir:

Etrafımızdaki devletlerin çöküşü, artan oranda çatışmalara neden olmakta. Bunlar sınır ötesine taşmakta ve bütün bir bölgeyi istikrarsızlaştırmaktadır.

Aynı zamanda yükselme azmi olan Çin, Rusya, Türkiye ve İran gibi ülkelerin saldırgan eylemleri, küresel düzenin yanı sıra bölgesel güç dengelerinin de kaymasına neden olmaktadır.

Halen rekabetin uykuya yatmadığına şahit olmaktayız. İki hafta önce, Rusya Devlet Başkanı Soçi’de davet verdi. İlkin Suriye Başkanı, daha sonra Türk ve İran devlet başkanları teşrif ettiler. Davetliler Suriye’de garantilediklerine inandıkları zaferi kutladılar. Buna ilişkin bir Alman gazetesi ‘Kara ruhlar, Karadeniz’de’ diye yazdı.

Soçi’de toplanan büyük güçler dost değillerdir ama ortak yanları vardır. Tarihsel büyüklüklerinin iç ve dış boyutlarına atıfta bulunmaktadırlar. Ve onları bizden ayıran temel şey, sırası geldiğinde Batı’ya göstermek için kimi sermayelerini bu işe yatırmış olmalarıdır. Durumlarından bir tür ‘büyük güç vergisi’ ödemeye istekli oldukları söylenebilir. Ekonomik kayıplar, diplomatik istismarlar, mali cezalar gibi bir dizi adım  onlar tarafından, liderlik iddiası ve ulusal egemenliği ispatlamak için göze alınmakta.

Bunu Rusya’nın Ukrayna’da yaptıklarında görmekteyiz. İran, komşu ülkeleri kontrol etmek veya başkaları açısından kontrolü zorlaştırmak için bölgede kısmen terörist milisleri desteklemek için önemli kaynakları devreye sokmaktadır. Türkiye, Kürt ulusal özlemlerine karşı çıkarlarını savunmak için askeri operasyonlardan ve ABD’yle çatışma(lar)dan çekinmiyor.

Dolayısıyla Suriye, üç eski imparatorluğun ilerlemesinin doruk noktasıdır. Bu arada, bunu bir öz-eleştiri olarak görmeliyiz. Son yedi yıldır Batı hiçbir zaman, çok iddialı talepleri ile devreye soktuğu kaynaklar arasında makul bir ilişki kuramadı.

Theodore Roosevelt bir keresinde, ‘Yumuşakça konuş ve büyük bir sopa taşı’ demişti. Bizim Suriye politikamız ise bilakis tersine, ‘Yüksek sesle konuş, fakat küçük bir sopa taşı’ slonganıydı.”

Dediğim gibi Gabriel açık konuşmuş.

Bütün bir bölgede, insanlığın tepesinde irili ufaklı emperyalist “sopa” sallanmaktadır.

“Taktik” adına, insanlık bu emperyalist “sopa”lardan birini tercih edemez.

Zira böylesi bir tercih, eşitsizliğin, baskı ve sömürünün başka biçimlerde devamından başka bir şey olmayacaktır.

Bu, kabul edilemez.

 

Osmanlı’dan Kalma Devlet Aklı

Osmanlı’dan Kalma Devlet Aklı:  Müdahale, İçişlerine Karışma, İşgal ve İlhak

@EmrahCilasun (18 Şubat 2018)

Mondros’tan bu yana Türkiye’nin girdiği yerden çıktığı görülmemiştir. Bu devlet aklının kodlarına bugünde Suriye’de rastlanmakta.

Vaktiyle Marx, Osmanlı İmparatorluğu’nun “ilhakçı” olduğunu saptamıştı. Osmanlı bir dizi nedenden ötürü girdiği yerleri (Almanya, Fransa, İngiltere, İspanya veya Portekiz gibi) sömürgeleştiremiyor ama onun dışında, bir başka ülkenin toprağına müdahale, içişlerine karışma, işgal ve ilhak’ı gayet başarılı biçimde beceriyordu.

Payitaht çökerken, Ankara’da kurulmakta olan yeni devlet, dünya konjonktürünü göz önünde bulundurarak diğerlerinin yanı sıra, imparatorluğun bu kodlarını da devralmaktaydı.

İtilaf Devletleri’nin daha teveccühünü kazanmadığı, bilakis onlara karşı Moskova kartını oynadığı dönemde bile Mustafa Kemal, o yıllarda Ankara’nın nasıl bir siyasi hat izleyeceğini daha sonra şöyle anlatacaktı:

“Kurtuluş yolu ararken iki şey söz konusu olmayacaktı. İlkin, İtilaf Devletlerine karşı düşmanlık durumuna girilmeyecekti, sonra da Padişah ve Halife’ye canla başla bağlı kalmak temel koşul olacaktı.” (Mustafa Kemal Atatürk, Nutuk, c.1, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul, 1961, s.11)

Ankara, İtilaf Devletleri’nin teveccühünü 1920 Aralık’ında, Çerkes Ethem ve kuvvetlerini, Ocak 1921’de de Mustafa Suphi ve yoldaşlarını katlettikten sonra, Şubat 1921’de Londra’da yapılan konferansa davet edilerek elde etti. Kuşkusuz, İtilaf Devletleri’nin teveccühü düz bir hat üzerinden gidilerek kazanılmamıştı. Emperyalistlerin kendi aralarındaki kâr ve rekabet hırsının neden olduğu anarşi ile emperyalizmin topyekün sosyalist Rusya ile arasındaki çelişki ve çatışmanın yarattığı boşlukları Ankara, kendi lehine doldurmaya çalıştı. Bu, hem Osmanlı’dan kalma devlet geleneğinin hem de hasımlarıyla girişeceği pazarlığın bir ürünüydü.

Mesela bu yüzden Ankara, İtilaf Devletleri’ne karşı daha Moskova kartını salladığı süreçte (1920), Afganistan’a asker göndermenin planlarını yapıyordu.

21 Aralık 1920’de “Fevzi Paşa’ya” başlığını taşıyan bir yazıda Mustafa Kemal şöyle diyordu:

“Müdafaa ve maliyemiz icapları ile uyuştuğu takdirde Afgan ordusunu düzenlemek için bir subaylar heyetinin gönderilmesini mühim ve elzem görmekteyim. Cemal Paşa’nın ekteki mektubunda belirtildiği üzere, bunun gelecekte Anadolu üzerine çöken ağır yükü hafifletmeye yarayacağı gibi, aşağıdaki noktalara riayet edildiği takdirde Orta Asya’da emrimize amade kuvvetli bir orduya sahip olmamız hususu temin edilmiş ve dolayısıyla her icap ettiği anda Anavatan’ı korumak için İngilizler’i daha uzaklarda meşgul etmek için bir vasıta elde edilmiş olur.” (Atatürk’ün Bütün Eserleri, Cilt. 10, Kaynak Yayınları, İstanbul, s. 179) (vurgular bana ait.)

Aynı yazıda Mustafa Kemal, gönderilecek subay heyetinin Afganistan’ın içişlerine müdahale etme anlamına gelen dört maddelik misyonunun son maddesinde açık açık şöyle yazıyordu:

“Dördüncü olarak: Afganistan idarecileri harici entrikalar sayesinde İslamiyet ve Türklüğün menfaatlarına aykırı bir surette hareket etmeye hazırlandıkları takdirde, heyetimizin bu surette hareketlerine mani olabilecek ve İslam ve Türk menfaatlarına hizmet eden bir Afgan hizibi iktidar mevkiine getirebilecek kadar kuvvetli bir mevki edinmesi.” (Aynı yerde) (Vurgular bana ait.)

Tabii Ankara’nın “yaptığı hesap” Afgan “çarşısında tutmamıştı.” Zira Lozan’da, İtilaf Devletleri’ne verilen, adeta, “Osmanlı olmayacağım” garantisinin beylik karşılığı “yurtta sulh, cihan da sulh” sözüydü.  (Gerçi Afganistan bahsinde Ankara, hiçbir zaman –bugün General Raşit Dostum örneğinde de görüldüğü gibi- Mustafa Kemal’in Afganistan vizyonundan vazgeçmedi. Neyse… Zaten konumuz Afganistan değil.)

Ankara’nın bir başka ülkenin toprağına müdahale, içişlerine karışma, işgal ve ilhak hayallerinin kuşkusuz en bilinenleri Hatay ve Kıbrıs’tır.

1930’lardan itibaren Kıta Avrupa’sında belirmekte olan savaş tehditinden ötürü Fransa’nın, Ortadoğu’dan kendi topraklarına doğru askeri güç kaydırdığı bir ortamda, oluşan boşluğu Ankara, ilkin Hatay Cumhuriyet’ini kurdurtarak (Eylül 1938), dokuz ay sonra da (Haziran 1939) kendi yandaşı Hatay Cumhuriyeti meclisinin Türkiye’ye dahil olma kararıyla Hatay’ı ilhak ederek doldurmuştu. Tüm bunlar Fransa ile yaşanan “tatlı-sert” gerilimlere rağmen olmuştu.

Tüm farklılıklara rağmen Kıbrıs’ta da aynı kodlarla hareket edilmişti. Hatırlayalım. Soğuk Savaş’ın ortasında, Atina’da Batı yanlısı “Albaylar Cuntası” hüküm sürüyordu. Yunanistan’dan kaçan Moskova yanlılarının kurduğu AKEL, Kıbrıs’ta iktidara gelme potansiyeline sahipti. ABD ve Birleşik Krallık ise Akdeniz’deki bu stratejik adayı Moskova’ya kaptırmaya hiç de niyetli değillerdi. İlkin, Rum ve Türk tarafındaki ırkçı/faşist güçleri cesaretlendirerek etnik boğazlaşmayı teşvik ettiler. Daha sonra da NATO müttefiği Türkiye’nin müdahalesine “yeşil ışık” yaktılar. Ankara işte bu ortamda, karşısına çıkan fırsatı derhal değerlendirmesini bidi ve Temmuz 1974’de adayı işgal etti. Türk “sopası” ile dize getirdiği Atina ve Lefkoşa’dan gereken tavizleri koparan ABD ve Birleşik Krallık, bu arada “fırsat mı fırsat” deyip işgalini daha da genişletmekte olan Ankara’yı sadece durdurmakla kalmamış, üstelik Türk askerinin adadan çıkmasını talep etmişti. Evet, işgal böylece akamete uğramıştı ama silah ambargosu da dahil olmak üzere bir dizi yaptırımlara rağmen Türk askeri  Kıbrıs’ı terk etmemişti. “Atı alan” Ankara, Lefkoşa’yı “çoktan geçmişti”.  Bununla da kalmayıp, Türkiye, başta ABD olmak üzere diğer tüm müttefiklerinin ve Birleşmiş Milletler’in ısrarlarına rağmen bırakalım çekilmeyi, üstüne üstlük 1983’de sadece kendisinin tanıyacağı Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti adında bir de devlet kuracaktı.

Özetin özeti, Mondros’tan bu yana Türkiye’nin girdiği yerden çıktığı görülmemiştir. Bu devlet aklının kodlarına bugünde Suriye’de rastlanmakta.

Geçen yazımda Afrin’e yapılan saldırının göründüğü gibi “sadece ve sadece bir Türk-Kürt çatışması” olmadığı, Suriye’de “irili ufaklı bütün aktörlerin bu hengemade aslan payını kapma derdinde” olduklarını belirtmiştim. “Bu aslan payı”nın Türkiye açısından ne anlama geldiğini, Aydın Selcen, 9 Şubat tarihli Gazete Duvar’daki yazısında (https://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar/2018/02/09/suriyede-resim-belirginlesiyor/), “TSK’nin Fırat Kalkanı cebini (2 bin kilometrekare), Afrin mıntıkasıyla (tamamı 4 bin kilometrekare) bağlayıp, aşağıya Idlip vilayetinin ülkemize sınırdaş bölümünü (5 bin kilometrekare) içine alarak Suriye’nin kuzey batısında ters ‘L’ biçiminde bir alanı ‘güvenlik bölgesi’ olarak denetlemeyi hedeflediği sonucu çıkıyor. Ancak bunun doğal anlamı da sözü edilen 11 bin kilometrekarelik bölgenin diplomatik sorumluluğunun da görülebilir gelecek için Ankara’da olması“ diye tarif etmiş.

Tıpkı 1920’lerde olduğu gibi, Batı’ya karşı Moskova, Moskova’ya karşı Batı kartını kullanan Ankara’nın, bugün Suriye’de, Washington’a karşı Moskova, Moskova’ya karşı da Washington kartını kullandığı gözden kaçmamaktadır. İster Astana’da ister Cenevre’de olsun, Selcen’in bahsettiği “L” biçimindeki 11 bin kilometrekare toprakla masaya oturmak niyetindeki bir Ankara’nın planı acaba orta vadede ilkin Özerk Sünni Bölge, sonra uzun vadede 1939 Hatay örneğinde olduğu gibi, bu “özerk” bölgenin Türkiye’ye katılması olabilir mi? Gelecek dönemde kim (Washington veya Moskova) bu plana “evet” derse, o mu Ankara’nın “stratejik ortağı” olacak?

Suriye’de yaşanan sekter savaşın, çok kutuplu dünyada, emperyalistler ve gerici devletler arası rekabetin ve keskin çelişkilerin ürünü olduğu akılda tutulacak olunursa, Ankara’nın heves ve planlarının tutma olasılığı nedir?

Göreceğiz…

 

Pirtûk û Wêje

 

Pirtûk û Wêje
7. April 2017

Yazar Emrah Cilasun ile Söyleşi
Sohbetlerimiz bu defa yakın ve siyasi tarih araştırmacılarından bir kalemle devam ediyor: Yazar Emrah Cilasun. Yazar ve belgesel yapımcısı dostumuz siz okurlarımız için şu bilgileri aktardı:
• Pirtûk û Weje: Kısaca eserlerinizi ve kendinizi tanıtır mısınız, okurlarımız sizi bir de sizden duysun istiyoruz?
Bir yazarın kendisini ve eserlerini tanıtması zor ama deneyeyim… Bendeniz 1966, İstanbul doğumluyum. Şekillenmemde rolü olduğu için belirteceğim. Geldiğim ailenin iki özelliği var. Biri, anne ve babanın sanatçı, devrimci sanatçı olmalarıdır. Bir diğeri ise annemin Çerkes Ethem sülalesinden gelmesi (zira annesi Ethem’in yeğenidir), babamın ise 1938 Dersim sürgünü olmasıdır. Velhasıl “müzmin muhalif” bir aile ortamında doğmuş ve büyümüşüm.
Evebeynlerim, 1968’in siyasetten sanata her alanda dünyayı derinden sarstığı bir ortamda, kurdukları Sahne Anadolu Topluluğu ile 1976’ya kadar Türkiye’nin ve Kürdistan’ın dört bir yanında, devrimci sanatı kitlelere götürmüş tiyatroculardı. Sanatsal faaliyetleri engellenip, tiyatroları yasaklanınca, 12 Eylül darbesinden iki sene evvel, beni de yanlarına alıp, Almanya’ya yerleştiler.
Benim siyasi şekillenişim bu süre zarfında başlamıştır. Tabiri caizse 14 yaşından itibaren Kaypakkaya geleneğinin Rahle-i Tedris’inden geçerek büyüdüm. Yazmayı, araştırmayı, yabancı dili o zamanlar benim için adeta bir okul işlevi gören bu gelenekte öğrendim…
Geçen sene 3. baskısı yapılan Fırtınalı Yıllarda İbrahim Kaypakkaya adlı ilk eserimi 28 yaşındayken (1994’de) kaleme aldım. Ardından (1998) Kaypakkaya’nın hayatını anlatan Kırmızı Gül Buz İçinde adlı belgeseli yaptım. Daha sonrada sırasıyla Bâki İlk Selam-Çerkes Ethem (2004), Mustafa Suphi ve Yoldaşlarını Kim Öldürdü? (2009) ve Yeni Paradigmanın Eşiğinde ‘Bediüzzaman’ Efsanesi ve Said Nursi Gerçeği (2015) adlı eserleri yayınladım. Bu çalışmaların iki ortak özelliğinden bahsetmem gerekiyor. Birincisi bu eserlerin Marksist bir bakışaçısıyla ele alındığıdır. İkincisi ise, her bir çalışma takriben beş sene sürmüştür. Zira bu eserlerin –yabancı TV arşivlerinde bulduğum görüntülerle Kaypakkaya belgeseli de dâhil olmak üzere- tümü yabancı (Alman, Fransız, İngiliz, Rus ve Yunan) devlet arşivlerinde tarafımdan araştırılıp, bulunan belgelere dayanmaktadır.
Anlayacağınız, benim işim Türkiye’nin yakın tarihidir ve haliliyle mekânım da tozlu arşivlerdir…
• Pirtûk û Weje: Edebiyattan ne anlıyorsunuz, edebi anlayışınızın genel bir çerçevesini çizer misiniz?
Benim alanım siyasi tarih. Haliyle edebiyat hakkında konuşmak bana düşmez. Kaldı ki okuduğum romanlar ve öykülerde bir elin beş parmağını geçmez. Uğraştığım alan itibariyle okumak zorunda olduğum edebiyat eserlerini bunun dışında tutuyorum. Zira bu tip edebi eserler benim araştırma alanıma dâhil olan unsurlar. Mesela Osmanlı’nın son yüz yılı ile Cumhuriyet’in kuruluş yılları arasındaki dönemi araştırıyorsanız, Vatan ya da Silistire’den tutun da Safahat’a, Zeytin Dağı’ndan tutun da Ateşten Gömlek’e kadar bir dizi edebi eseri okumak zorundasınız.
Şimdi sorunuza dönecek olursam edebiyat metinlerinde, tabii ki patetik dili beğenmiyorum. Keza baştan sona kadar olumlu ve olumsuz karakterlerin yer aldığı metinleri sıkıcı buluyorum. Beni daha çok hayatın çelişkilerini, bu çelişkileri karakterlerine yansıtan metinler heyecanlandırıyor. Başlangıçta olumlu tasvir edilen karakterin bir müddet sonra olumsuz bir karaktere dönüştüğü veya olumsuz karakterin olumluya dönüştüğü metinleri keyif alarak okuyorum. Özetin özeti, okuyucuyu “ters köşe”ye savuran edebiyatı tercih ediyorum.
• Pirtûk û Weje: Kurgu mu ilk tercihiniz yoksa daha çok toplumsal gerçekçilik mi ağır basıyor?
150 küsur yıllık Komünist bilim ve onun pratiğini sorgulayarak, komünizmin Yeni Sentez’ini –buna Yeni Komünizm de demek mümkün- inşa eden Bob Avakian’ın, edebiyatın da bir parçasını oluşturduğu sanata dair aşağıdaki saptamalarını hem burada paylaşmak hem de okuyucuyu Avakian’ın, Yordam Kitap’tan çıkan Kültür, Sanat, Bilim ve Felsefe Üzerine adlı eserini incelemeye davet etmek isterim. Şöyle diyor Avakian:
“Sanat hakiki olmayan şeyler sunar ve izleyici kitlesinin ilgisini çekerek, sanki bunlar hakikiymiş gibi tepki vermesini sağlamaya çalışır, ama aynı zamanda da daha temel ve daha geniş bir düzlemde, hem sanatı yapan kişiler hem de izleyici kitlesi sunulan şeyin gerçek olmadığını bilir. (Belgesel filmler ya da “gerçek bir öyküye dayanan şeyler vb. söz konusu olmadıkça.)
“Sanatın büyük bölümü özellikle de kendini şeylerin hakiki olduğunu kurgusal olarak sunan sanat, gerçek olaylardan kaynaklanıyor olsa bile, bir yandan izleyici kitlesine bunu belirli bir düzeyde kabul ettirmeye ya da gerçekmiş gibi karşılık vermesini sağlamaya çalışırken, aynı zamanda da daha derin bir düzlemde ve bir adım geriden bakarak gerçek olmadığını bilmesini sağlamaya çalışır. Dolayısıyla, sanat birçok fantastik şey sunar ve sunmalıdır da, aksi halde gerçekten sanat olmazdı. Sanat öyle yapmasaydı sanat olmazdı. Ama nihai bir anlamda, bu fantastik şeylerin hakiki olduğunu iddia etmez. İzleyici kitlesini, hiç değilse çoğunlukla, bu fantastik şeylerin somut olarak gerçek şeyler veya olaylar olduklarına inandırmaya çalışmaz.
“Ama efsane olmadan yapamayız. İnsanlık asla başka bir anlamda efsane olmadan yapamazdı ve yapmak da istemezdi. Başka bir biçimde söylersek, sanatta ve daha geniş olarak yaşamda mecaz olmadan yapamayız, yapmak da istemeyiz. Başka bir deyişle, imgelem olmadan yapamayız, yapmak da istemeyiz. Elbette sanatta mecaza gereksinim vardır…
“Bilim ile imgelem arasında bir karşıtlık –ama yine, farklılık kadar özdeşliği de içeren diyalektik bir karşıtlık- vardır, öyle ki her biri diğerine esin ve güç verebilir ve vermelidir de. Ve aslında her biri diğerinin içinde vardır. Bilim içinde imgelem ve imgelem içinde bilim vardır. En bilim dışı imgelem bile içinde biraz bilim barındırmaktan kaçınmaz ve “en kuru” bilim bile tüm imgelemeden tam anlamıyla yoksun olamaz.”
• Pirtûk û Weje: Siyasetin edebiyat ürerindeki etkileri hakkında neler düşünüyorsunuz? Bağ ve ilişkiler nerede başlıyor, nerede bitiyor? En sağlıklı izlenmesi gereken yol sizce nasıl olmalı?
Bunlar zor ve üzerinde kafa yorulması gereken sorular. Benim geldiğim gelenek de dâhil olmak üzere dünya komünist hareketinin sanata ve onun bir parçası olan edebiyata yaklaşımı içerisinde olumlu örneklerin yanı sıra –ki maalesef bunlar unutulmuştur- bir hayli olumsuzluğu barındırmaktadır. Bunların başında sanatı ve edebiyatı araçsallaştırmak vardır. Ve/veya sanatı ve edebiyatı ajitatif olduğu ölçüde benimsemek, sahiplenmek söz konusudur. Bu, oldukça sorunludur.
Müsadenizle burayı biraz daha açmak isterim. Toplumda siyasetin sirayet etmediği yer hemen hemen yok gibidir. Haliyle edebiyatın, son tahlilde üstyapıya (kültür, din, ideoloji, gelenek, görenek vs.) tekabül etmemesi düşünülemez. Yazarların (sanatçıların) bu durumun dışında kalmaları mümkün değildir. Fakat akıldan çıkartmamak gerekir ki, bu insanlar siyasetçi, lider vb. değillerdir. Onlara ne böylesi bir misyon yüklenmeli ne de böyle bir beklenti içerisinde olunmalıdır.
Peki, siyaset alanında dünyayı değiştirme iddiasında olan devrimci/komünist bir aktörün (partinin) yazarla (sanatçıyla) arasında nasıl bir ilişki olmalıdır? Güç sahibi olduğunda yazarın (sanatçının) ensesinde boza pişiren, “şöyle yaz, böyle çiz” diye emir yağdıran, gücünü kaybettiğinde de yazarın (sanatçının) önünde “el pençe divan” duran siyaset, bence devrimci ve komünist bir siyaset değildir. Dünyayı alabildiğine bilimsel ve materyalistçe tahlil etme becerisine sahip bir siyasi önderliğin, yazarla (sanatçılarla) ilişkisi kökten ve çok daha farklı olmak zorundadır. Ve bu, tabii ki kolay olmayacaktır. Çok yoğun fikri bir mücadele gerekecektir. Entelektüel mayalanma gerekecektir. Her iki tarafında birbirlerinden öğrendikleri, eleştiriyi kabul ettikleri ve etmedikleri karşılıklı bir mücadele olacaktır, bu. Ama bu zorunlu ve gereklidir. Herkes gibi yazarın ve sanatçının da siyasi önderliğe ihtiyacı vardır. Önderlikten kasıt burada herkes gibi yazar ve sanatçının da ufkunu açan, isteyerek aradığı ve arzu ettiği siyasi, ideolojik, felsefi bir önderliktir. Zaman zaman yaşadığı “fildişi kuleden” inip, hayata katılması gereken yazarın ve sanatçının işte böylesi bir önderliğe, o önderlikle münakaşaya ve mayalanmaya ihtiyacı vardır.
• Pirtûk û Weje: Kürt romanı sizce var mı? Varsa birkaç örnek verebilir misiniz? Yoksa sizce bunun nedenleri neler? Her basılan romana roman diyebilir miyiz? Türk romanıyla aralarında büyük farklar var mı?
Bence daha şimdilik yok. Olmamasının nedeni ise ortada. Milli baskı ve eşitsizliğin olduğu bir toplumda, üretim ilişkilerinin ve pazarın hâkim ulusun dili aracılığıyla işlediği, eğitimin hâkim ulusun diliyle yapıldığı bir toplumda Kürt romanının olmaması “doğal”!
Bir de bir başka tayin edici boyutun üzerinde durulması gerekir. 1960’larda tüm dünyada olduğu gibi Kürdistan’da da milli harekete rengini veren esasen sol ve devrimci fikirlerdi. Kürdistan’da oluşmaya başlayan akımlar “milli mesele”yi –Hamit Bozarslan’ın saptamasıyla söylecek olursak- “evrensel bir kurtuluş mücadelenin parçası olarak” görüyorlardı. Bütün bir 60’lar ve 70’ler boyunca, Kürdistan gençliği bu fikirlerle kuşanmış ve bütün bir Kürt coğrafyası muhteşem devrimci tecrübelere tanıklık etmişti. Devrimci şair Cigerxwin’u, o yılların Şivan Perwer’ini hatırlayalım. 1976’da Kızıl Çin’de kapitalizmin restore edilmesi ve 1990’ların başında, SSCB’de sahte komünizmin çöküşü, tüm dünyada olduğu gibi Kürdistan solunda da ciddi kırılmaları beraberinde getirdi. Kürdistan solu –dünyadaki diğer sol akımlar gibi-, bu krizin etkisiyle, yine Bozarslan’ın gayet isabetli bir şekilde dikkat çektiği gibi, “meşruyitini, başka anlamlar, programlar ve söylemlerle yeniden tanımlamak zorunda” kalmıştı. (Bence bir başka açıdan tüm bir coğrafyadaki siyasi aktörler açısından da düşünelecek olursa) Nedir bugün bu “yenilik”? Bütün bir değerleriyle birlikte Batı Emperyalizmiyle keza bütün bir değerleriyle İslam köktenciliği arasında, iki miyadını doldurmuş model arasındaki ayrışımdır. Şimdi Kürt entelektüelleri ve sanatçıları (tıpkı Türk entelektüelleri ve sanatçıları gibi) bu ayrımın, bu iki miyadını doldurmuş modelin basıncı altındadırlar. Maalesef bu iki eskimiş modele karşı ilerici, devrimci, komünist ses neredeyse hemen hemen hiç çıkmamaktadır. Mevcut Kürt edebiyat metinlerini bir de bu açıdan ele almak gerekir.
• Pirtûk û Weje: Kürt edebiyatının handikapları hakkında neler düşünüyorsunuz? Genel anlamda edebiyattan çok mu farklı sorunları? Engelleri aşma konusunda sizin ne gibi önerileriniz olurdu?
Kanımca yukarıda değindiğim meselelerin yanı sıra, Kürt edebiyatının, Kürdistan’daki fay hatlarına da temas etmesi gerekmekte: Mesela, Kadın sorununa! Feodal üstyapının, dinin, değerlerin, gelenek ve göreneklerin kadını nasıl prangaya vurduğunu, tecavüze uğrattığını ve hatta katlettiğini ele alıp, işlemeli. Kadınların buna karşı mücadele etmekte toplum, aile ve hatta siyaset kurumlarınca karşılaştıkları güçlükleri, çektikleri zorlukları anlatmalı.
• Pirtûk û Weje: Yazarlar arasında nasıl bir dayanışma olmalı? Dünyanın her yerinde yazarların bir araya gelip oluşturabildikleri yazar birlikteliklerini Kürt ve Türk yazarları neden gerçekleştiremiyorlar? Meydana gelen yapılanmalar neden kısa bir süre sonra hep dağılıp yok oluyorlar. Bu konuda ortak noktalar bulmak gerçekten zor mu?
Sanıyorum burada Türk yazarların hakim ulus şovenizminin Kürt yazarların da milliyetçi ufukların ötesine geçip, “dünyalı” yazar gibi düşünmeleri, sadece Türkiye’de ve Kürdistan’daki değil, dünyanın her yerindeki baskıya, sömürüye ve eşitsizliğe karşı hassasiyet sahibi olup, hareket etmeleri gerekiyor. Kanımca “ortak noktayı” belirleyecek zemin bu olmalıdır. Bunun sağlanması tabii ki kolay olmayacaktır. Mücadele gerekecektir.
• Pirtûk û Weje: Verdiğiniz değerli bilgileriniz için teşekkür ederiz.

03.04.2017

Postdergi Röportaj Taylan Ayrılmaz

Emrah Cilasun ile Söyleşi: Yeni Paradigmanın Eşiğinde Bediüzzaman Efsanesi ve Said Nursi Gerçeği
Röportaj Taylan Ayrılmaz (20/04/2016)

17 Aralık 2013 yılında Gülen Cemaati yargı-polis gücünü kullanarak yolsuzluk operasyonu başlattı ve sonunda bu çatışmadan yenik çıktı. Nurculuğun devlet-bürokrasi-yargı-polis içerisinde epey mesafe katettiğini görüyoruz. Kitabınız böyle bir kontekst içerisinde yayınlandı ne dersiniz?
Sadece “denk geldi” derim. Çünkü Said Nursi araştırmasına ben, bu “çatışma”dan evvel ta 2009/2010 arasında başladım. Yani anlayacağınız Gülen Cemaati (ki bir zamanlar Nurcu akımın en güçlüsü, en örgütlüsü olmasına rağmen sonuçta bir dizi fraksiyonundan sadece bir tanesidir) ile Erdoğan arasındaki çatışmayı fırsat bilip kitabı yazmadım çünkü o çatışmadan bir şey murad etmiş değilim. Kaldı ki her iki kanatta gerici ve halka karşıdır. Kitabımın özellikle birinci bölümünde Gülen Cemaatinin ötesinde, ister AKP ister Nurcu akımlar veya ister Kemalist ister Liberal akımlar olsun (bunların devlet içinde yıllara dayanan bütün güç biriktirme yarışına rağmen) saydığım bu kliklerin arasında bir fark görmediğimi oldukça açık bir dille ifade ettim.
Sorunuzla ilintili olarak bir hususa daha dikkat çekmek isterim. Gülen-Erdoğan “çatışması”nın şüphesiz dar anlamda klikler açısından bir iktidar boyutu tabii ki vardı. Fakat bence bu “çatışma” her ne kadar görünür de Gülen-Erdoğan “çatışması” olarak yansıtılsa da aslında ABD ile Erdoğan’ın temsil ettiği, Türk hakim sınıflarının yeni siyasi-iktisadi çıkarları arasındaki “çatışma”nın sadece bir boyutudur. Ve bu “çatışma” hala bitmiş değil.
Saidi Nursi’nin ideolojik ve siyasi formasyonunun başat unsurları nelerdir?
Siyasal İslam/İslam İttiahdı ve anti-komünizm/ateizm. Hedefe varıncaya kadar tüm bunları devletin (ister Osmanlı ister Cumhuriyet) bekası doğrultusunda hayata geçirmek.
Saidi Nursi ile ilgili yazdığınız kitaba Nur cemaati ve “İslamcı aydınlar” nasıl bir tepki verdi? Prof. Ahmet Akgündüz “Yeni bir şey mana itibariyle yok” diyerek cevap verdi. Akgündüz’ün deyimiyle gerçekten“Yeni bir şey mana itibariyle yok” mu?
Risale Haber adlı internet sitesini saymazsak, Nurcu akımın ‘Türk’ ayağı kitabımı bir hayli görmezden gelmeye çalışıyor. Fakat ilginçtir. Nurcu akımın ‘Kürt’ ayağı ise kitaba bir hayli ilgili. ‘İslamcı aydın’ olur mu bilmiyorum ama İslamcı yazarlardan da kitaba dair bir tepki görmedim. Tıpkı laikliğine ve sekülerliğine toz kondurmayan Kemalist ‘aydınlar’dan olduğu gibi.
Rotterdam İslam Üniversitesi Rektörü Ahmet Akgündüz’e gelince… Akgündüz’ün, Said Nursi’nin hayatını anlatan bugünlerde 6. cildi yayınlanan bir çalışması var. Adı, Arşiv Belgeleri Işığında Bediüzzaman Said Nursi ve İlmi Şahsiyeti. Ben kitabımda Akgündüz’ün (ki o ana kadar sadece ilk iki cildi yayınlanmıştı) büyük oranda Nurcu akımın önde gelenlerinden biri olan Abdülkadir Badıllı’nın üç ciltlik Bediüzzaman Said-i Nursi, Mufassal Tarihçe-i Hayatı’ndan alenen kopya çektiğini, intihal yaptığını ispat ettim. (Konu daha sonra Hollanda basınında ve hatta BBC’de dahi haber konusu oldu.) Akgündüz bunun farkında. O nedenle ben kendisine profesör diyemiyorum.
İkincisi, Mayıs 2015’de benim kitabım yayınlandıktan sonra, Akgündüz sosyal medya üzerinden 2 Haziran’da sizinde aktardığınız iddiayı öne sürdü. Fakat başka ilginç şeylerde söyledi. Müsadenizle ibreti alem olsun diye aktarmak istiyorum: Kitabı “haberlere yansıyan şekliyle inceledim” diyen Akgündüz devamla, “bu kitaptaki bahsedilen konularla alakalı belgelerin % 98’ini biz BEDİÜZZAMAN kitabımızda yayınladık” diyordu. Sonra “Kosturma’daki bazı belgeler dışında Fransız ve Amerikan belgelerindeki durumu da izah ettik. İlk kez yayınlanan sözü mübalağadır. Kısaca yanlış yorumlarla dolu olduğunu tahmin ettiğimiz bir kitap. Elimize geçince ayrıntılı olarak bakacağız” diyerek bir bilim insanı değil ama bir medyum olduğunu mükemmel bir şekilde ispatlıyordu.
O zaman daha sosyal medyada herhangi bir hesabım olmadığı için ancak 12 gün sonra haberdar olduğum bu deli saçmasına kamuoyunda bir cevap verdim. Özetin özeti şöyle dedim:
“Şayet, Akgündüz, kitabımda yeralan Nursî’nin adının zikredildiği 3 adet Rus belgesinin yanı sıra sayısız Fransız ve İngiliz belgesinin ‘%98’inin’ kitaplarında (Bilinmeyen Bir Dahi, Bediüzzaman Said Nursi, Bilge Yayınları, İstanbul, 2010; Arşiv Belgeleri Işığında Bediüzzaman Said Nursi ve İlmi Şahsiyeti, c.1, Osmanlı Araştırmaları Vakfı, İstanbul, 2013 ve c.2, 2014) zaten mevcut olduğunu ispat ederse, ben, başta Nurcu camia olmak üzere kamoyundan sadece özür dilemekle kalmayacak aynı zamanda araştırmacılık ve yazarlık mesleğime de son vermiş olacağım. Fakat Akgündüz bu dediklerini ispat edemezse, başta ‘Bolşevik baykuşlar’ dediği biz komünistlerden ve tüm kamuoyundan özür dileyip, akademik kariyerine son verecek midir?”
Aradan tam 10 ay geçti. Akgündüz’den hala ‘çıt’ çıkmadı! Hemen hemen aynı iddialarla ortaya çıkıp, kitabım hakkındaki eleştirilerini detaylıca yazacağını duyuran Müfid Yüksel’den de hala ses seda yok.
Saidi Nursi’nin Osmanlı-Türk yönetici sınıflarıyla olan ilişkisinin bir karşılığı var mı? Osmanlı-Türk yönetici sınıflarının Said-Nursi’den beklentisi ne? Daha da önemlisi Saidi Nursi ne bekliyor?
İbrahim Kara’nın oldukça diplomatik bir dil kullanarak tasvir ettiği Nursi “siyasi hayata ve sosyal hareketliliğe katılmaya hevesli, iddialı biri”ydi. Burada alt sınıflardan gelmesinden tutunda aşağılanan ve hor görülen, ezilen bir ulusa (Kürt) mensup olmasının ve kendisini hakim sınıflar nezdinde kabul ettirme hırsının tabii ki rolü var.
Ancak genede itici güç, ‘karşılık’tan ziyade dünya görüşü meselesidir. Mesela Gandi’yi ya da Ecevit’i hatırlayın. ‘Bir lokma bir hırka’ ile bize tanıtılan bu simalara bir bakın. Güney Afrika’da yaşadığı yıllarda ‘bizi bu Negerlerle (siyahları aşağılayan ırkçı lakap) bir göremezsiniz’ diyen Gandi’dir. Arundathi Roy’un dediği gibi “dünyanın en kahredici baskı ve sömürü sistemi olan Hindistan toplumundaki Kast sisteminin kaldırılmasına karşı çıktı Gandi.” (Gandi’nin bu yalın teşhiri, Hindistan entelektüellerinin medar-ı iftiharı olan Roy’a karşı adeta bir linç kampanyasına dönüştürüldü). Velhasıl tüm bunları Gandi karşılık beklemeksizin söylemiştir. Ya da 12 Eylül günlerinde Oral Çalışlar’ın Liderler Hapisanesi’nde ağlamaklı tasvir ettiği, Dil Okulu’nda, delik deşik hırkasıyla dolaşan Ecevit’i hatırlayın. ‘Kara Oğlan’ 12 Eylül öncesinde olduğu gibi sonrasında da karşılık beklemeksizin baskı ve sömürüyü savunmuş ve icra etmiştir. Mesela delik deşik hırka, “Hayata Dönüş Operasyonu”yla hapisanedeki devrimcilerin katledilmesine mani olmamıştır.
Said Nursi ölene dek 90 senelik ömründe (rejimle arasındaki kimi çelişkilere rağmen) karşılıksız, devletin alî çıkarlarını gözetti. Baskı ve sömürü dünyasının üst yapıda ihtiyacı olan her şeyi Nursi, din üzerinden tedarik etti. Kadının uysal olmasını, erkeğe köle olmasını; ezilenlerin rejime karşı “müsbet” davranmaları gerektiğini hep telkin etti. Beş kuruşsuz öldü. İlla bir karşılık arayacaksak bugün devlet katında, yeni inşa edilen resmi ideolojide sahip olduğu itibardır.
Ermeni Katliamı ve Dersim Katliamında iki farklı Said Nursi portresi mi var? Sadi Nursi 1914-1916’da Van ve Bitlis cephelerinde (kendisi her zaman aksini iddia etse de) kitabınızda Ermeni Katliamına bizzat katıldığı belirtiliyor. Dersim Katliamında ise yapılanları “facia” olarak ifade ediyor. Saidi Nursi’nin tutumunu nasıl değerlendirmek gerekir? Pragmatizm mi yoksa ilkesel bir tutum mu?
Bence pragmatizm. Tıpkı günümüzde (konjonktür gereği) devlet adına 1938’den ötürü Dersim’den özür dileyip, Kürdistan’daki kıyımı gerçekleştiren rejimin pragmatizmi gibi.
O dönemde de Hatay’ın ilhakına ve Dersim Katliamı’na denk gelen bir konjonktür vardı. Rejimle Nursi arasındaki çelişkinin bir tezahürü olarak Nursi bu katliamı araçsallaştırdı. Nursi’ye göre ‘facia’nın sorumluları ‘vatan düşmanı gizli komünist memurlardı’. Yani Mustafa Kemal başta olmak üzere ‘gizli komünist’ olan bütün devlet ricali!
Dersim seferine katılan Nursi’nin önemli kadrolarından o zamanlar Binbaşı rütbesindeki (daha sonra Albay olan) Hulusi Yahyagil’e göre “bölgenin birçoğu Rafizi idi”. Yani? Bunlar Şia’ydı. Dersim Harekatının, Yahyagil’e göre bir de “manevi” sebebi vardı. Neydi o sebep? Dersimli askerlerin “Tahtalı Camii’sinin sakal-ı şerifini çalıp Tunceli’ye götürmüş olmaları.”
Yahyagil tüm bunları neden söyleme gereği duyuyor? Böylesi bir ‘bilgi’ kulağa, sanki aynı anda, inceden inceye katliamı haklı çıkartmaya çalışan bir çaba gibi geliyor. (Parantez içinde belirteyim. 17 yaşındayken Ahmet Emin Yalman’a suikast düzenleyen, 80’ninde de engelli bir kız çocuğuna cinsel istismarda bulunan Hüseyin Üzmez de, Tahşiyeciler olarak bilinen Nurcu fraksiyonun lideri Mehmet Doğan da Yahyagil’in öğrencileri arasındadır.)
Şimdi başa dönelim. Burada Ermeni soykırımına katılmış, Kore’ye asker yollanmasına ve haliyle Kore’de ABD ve müttefiklerinin (Türkiye’de dahil) savaş suçu işlemelerine cevaz vermiş bir din adamının meseleleri ters yüz eden bakış açısıyla karşı karşıyayız. Dikkat buyrun! Nursi, rejimle arasına ‘vatan hainliği’ ve ‘gizli komünistlik’ üzerinden bir ayrışım çizgisi çekiyor. ‘Vatan haini” denilen rejim, Fransız emperyalistlerinin birazdan başlayacak 2. Dünya Savaşı için Avrupa’ya yaptığı ricadı fırsat bilmiş ve Hatay’ı ilhak ederek ‘vatan’ toprağını genişletmiş. Nursi’nin buna itirazı olmasa gerek. O yüzden ‘vatan’ bahsi burada havada kalmakta. Fakat rejimin aynı döneme denk gelen bir de Dersim’deki katliamı var. Bu, rejimin teşhiri için iyi bir neden. Ancak 1938’in dünyasında Türkiye rejimini ‘faşist’ değil de ‘gizli komünist’ ilan edip, ‘facia’dan bahsederseniz böylesi bir propaganda da kim nereye denk düşer? Burada yaratılmak istenen algı nedir? Bunların üzerinde düşünmekte fayda var.
Mağduriyet eksenli siyasetin ya da mağdur olmayı politika haline getirmiş bir tutumun Saidi Nursi’de aradığı şey nedir? “Dersim faciası” lafzını kullanıyor olması Saidi Nursi’yi ‘olumlamak’ için yeterli bir ölçüt mü?
Hayır! Kesinlikle değildir. Ancak birinci sorunuz biraz daha derine inilmesini gerektiren bir soru. Zira bu sorunun, kitapta eleştirdiğim ‘Dersim Mağduriyet Endüstrisi’ ile alakası var. Dolayısıyla ilkin bu kavramın açılması gerekiyor.
Kitabın ortasından konuşalım ve hiç birbirimizi kandırmaya çalışmayalım. Tarihsel bir sürecin sonunda, devrim umudunu yitirmiş insanların düşün dünyalarında ‘ana vatan’a avdet etmeleri; bütün siyasi birikimlerini bu sistemin içinde yeni statüler elde etmek için harcamaları, açıkça söyleyecek olursak esef vericidir. Hatta ve hatta bu yolda, eski resmi ideoloji sahiplerine karşı yeni resmi ideolojinin dayandığı tarihi şahıslara (mesela Necip Fazıl’a) methiyeler dizmeleri, İslamcıya göre mağdur konumdaki Said Nursi ile Dersim’in mağduriyeti arasında bir paralellik kurma girişimleri resmen kepazeliktir. Kore savaşına asker yollamakla övünen, “onlar cihada gidiyor” diyen Said Nursi, Dersim için ‘ağlasa’ kaç yazar? (Ki yukarıda bunun konjonktürel olduğunu anlattım.)
Buyrun! Rejim sizin mağduriyetinizi kabul etti, ‘özür diledi’ de ne oldu? Mağduriyetçiliğin başını çekenler ala ve vala ile büyük şehirlerin konferans salonlarında karşılandılar. Beyaz Türklerin ve biraz evvel bahsettiğim liberallerin sahte timsah gözyaşlarına, akşam kurulan rakı sofralarına meze oldular. Rejimin teveccühünü kazandılar. Peki televizyon ekranında Mustafa Kemal’den övgü ile bahsedip, salya sümük Dersim hikayeleri anlatan vekilden, Necip Fazıl gibi bir faşistle, Said Nursi gibi bir İslamcıyı referans göstererek Dersim katliamını teşhir ettiğini sanan ‘araştırmacı’, havuz medyasına nasıl ve neden manşet oldular? Buraya nasıl gelindi? Bunları serinkanlılıkla konuşmak zorundayız.
Mağduriyet Endüstrisi’nin kökü esasında Dersim aidiyetçiliğine uzanmaktadır. Ve bugünkü Dersim aidiyetinin bu denli popüler, bu denli köklü olmasının yegâne sorumlusu genel olarak devrimcilerdir. Çok özel olarak da Kaypakkaya camiasıdır. (Biliyorsunuz ben Kaypakkaya geleneğinden, onun rahle-i tedrisinden geçmiş birisiyim. Şimdi bunların dobra dobra söylenmesi elzem.) Kaypakkaya camiası içinde Dersim aidiyetine önem atfetme ne İbrahim Kaypakkaya da ne de onun yanındaki kadrolarda mevcuttu. “Çiviyi çiviyle sökeceğiz” diyen Gavur İsmail’in, Tunceli Lisesi’nden aşırılan teksir makinesini azimle sırtlayan Hayrettin İpek’in, “Ben de sizinle geliyorum” diyen daha on dört yaşındaki Baki İşçi’nin, ‘onur’ duydukları yegâne şey devrimci olmaktı. Hatta onlara kucak açan ileri kitlelerin dahi ‘Dersim aidiyeti’ diye bir sorunları yoktu. Dersim katliamından çocuk yaşta bir gözünü kaybederek kurtulan Kör Zeyno, 15/16 Haziran Direnişinin işçi önderlerinden Ali İşçi, Nazimiye’nin yoksul köylüsü Süleyman Nakış… Ve daha niceleri devrim hayalini paylaştıkları için Kaypakkaya ve yoldaşlarıyla birlikteydiler. Onların gündeminde ne Seyit Rıza’nın mezarı vardı, ne de Dersim katliamının devlet katında kabul görmesi.
Dersim aidiyeti ile Tunceli dernekçiliği üzerinden insan kazanma, 1974 sonrasının işidir. ‘Kemalizm + Dersim katliamı = Faşizm’ formülüyle, kısa yoldan insan kazanma ilk etapta çok başarılı olmuştur. Dersim, 12 Eylül ve sonrasında da Kaypakkaya camiasının fiilen barınağı haline gelmiştir. Barınma esas, devlet baş düşman olunca, Dersim’deki üst yapının ögeleri olan aşiretler, Alevi inancı ve bir bütün olarak gelenekler ve görenekler katiyen sorgulanmamış aksine benimsenmiştir. Tabii ki Kaypakkaya camiasında 1970’lerin ortalarından itibaren yer etmekte olan komünist eğilimli devrimci demokrat dünya görüşü, bu üst yapı kurumlarını benimsemekte hiç zorlanmamıştır. İşin doğası gereği, burada yan yana yaşamaya çalışan iki adet çelişki (Dersim’in üstyapısı/Kaypakkaya camiası) bir müddet sonra birbirlerini etkilemeye, dönüştürmeye başlamıştır. Devlet de Dersim’de uyguladığı cebirle, bu iki çelişkinin yana yana olmasını, birbirlerinden etkilenmesini sağlamıştır. Bin yıllık yöresel gelenekler ve üstyapı kurumları Kaypakkaya camiasını kaçınılmaz olarak yutmuş ve kendisine benzetmiştir. Dini/Kültürel yöresel cemaat ile siyasi camia birbirine karışmıştır.
Dersim de sınıflar ve bu sınıfların iktisadi konumu, yıllar içinde geçirdikleri başkalaşım, Kaypakkaya camiasının sosyal tabanını da dönüştürmüş; Onları, iyice kapitalist ilişkiler ağının içerisine entegre etmiştir. Kaypakkaya’nın, vaktiyle Kürecik’deki kimi sınıflar hakkında yaptığı tahliller hatırlanacak olunursa; Türkiye’nin büyük şehirlerine ve oradan diasporaya Dersim’den de göç sonucu giden, yoksulluğundan sıyrılıp, para, güç ve mevki sahibi olan hatırı sayılır bir kesim oluşmuştur. Gurbete çıkan yoksul köylü ya Avrupa’da işçi aristokratı ya Türkiye’nin büyük illerinde devlet memuru ya da müteahhit olmuştur. Aşiret ve büyük aile bağları üzerinden kendini besleyebilen bu iktisadi güç, söz konusu sınıfların başkalaşımıyla beraber kırk küsur sene evvel taşıdıkları devrimci enerjiyi önemli ölçüde elimine etmiş; Reform arzularını güçlendirmiştir. Aidiyet talebi, kurumsallaşma isteğini besleyen ana unsur bu reform arzusudur. Mağduriyet Endüstrisi’nin kaynağıda buraya uzanır.

Rus ordusunun Bitlis’i işgal etmesi ve Saidi Nursi’nin Bitlis’te esir düşmesi ve Ruslar tarafından Sibirya’ya sürülüp buradan firar ettiği Nurcu Cemaatler tarafından mistifiye bir üslupla sıkça anlatılır. Saidi Nursi Sibirya’da mıydı? Ve Saidi Nursi kaçtı mı, yoksa Almanlar tarafından serbest mi bırakıldı?
Eh, dile kolay! Bir dini akımın başına adaysanız hakkınızda bir takım hurafeler yaratıp, tabii ki yayılmasını sağlamalısınız. Nursi’ye ve Nurcu akıma soracak olursanız, Said Nursi, Sibirya’da tel örgüler, yüksek duvarlar ve gözcü kuleleri ardında esir tutulmuş ve kendi olanaklarıyla kaçıp İstanbul’a gelmiştir. Bu hikayede tuhaflıklar var. Bırakalım Rusça (ve başka yabancı dil) bilmeyen Said’in gideceği yolu nasıl sorabileceğini bir kenara, Nurcu tarihin bizi ikna etmeye çalıştığı kaçış rotası tam fantastik. Adam, Sibirya’ya görece en yakın olan Kafkaslar, Karadeniz üzerinden Anadolu’ya gelmiyor –bilakis tam tersi-; Sibiryadan batıya doğru “kaçıyor”, bütün bir Avrupa kıtasındaki Rusya topraklarını arşınlayıp, Doğu Avrupa ve Balkanlar üzerinden İstanbul’a varıyor. Hesapladım neredeyse 8 bin küsur kilometre. İşin acı tarafı maalesef insanlar bu masala inanıyorlar.
Oysa Nursi, Moskova’nın kuzey doğusunda bulunan Kostroma eyaletindeki bir esir kampında kalmakta. Daha sonrada yakınlardaki bir Tatar köyünün camisinde yaşıyor. Ne tel örgüler, yüksek duvarlar ne de gözcü kuleleri var. Zaten 1917’de Ekim Devrimi’nin ardından esir kampları tam bir yol geçen hanına dönüşmüştü. Devrim’den hemen önce ve hemen sonra yaşanmakta olan muazzam bir kaos vardı. Esir kampları da bu kaostan etkileniyordu. Tabii ki bu ortamda Nursi kaçabilirdi. Ama benim yaptığım araştırma ve edindiğim izlenim kendisinin binlerce Osmanlı esiri gibi 3 Mart 1918 tarihli Brest Litovsk Barış Anlaşması gereği takas edildiğidir.
Saidi Nursi’nin ittihat Terakki ile ilişkisi hakkında ne dersiniz? Saidi Nursi İttihatçı mıydı? Yoksa güç ilişkilerini ve bu ilişkilerin oluşturduğu dengeleri gözeten biri miydi?
1908’e gelinirken Osmanlı toplumunda milliyetçi, feodal, gerici düşünceye sahip bir dizi asker, yazar, siyasetçi, din adamı vs. vardı. Bunlarda devlet pastasından pay almak istiyorlardı. Artık dünya sahnesinde gerici bir konuma sahip bir sınıfı (burjuvaziye) ve onun çoktan modası geçmiş devrimini (1789’a) taklit ederek, adına “1908 Jön Türk devrimi” denilen muhtıra/darbe karışımı bir şey gerçekleştirdiler. Demin saydığım iktidar pastasından pay almak isteyenlerin hepsi (Resneliler, Enverler, Mustafa Kemaller vs.) aynı mevzide toplanmışlardı. Nursi’de o mevzideydi ama tabii daha çok toydu. Katedeceği çok yol vardı. Hepsi gibi o da çapı ölçüsünde bir yandan dengeleri gözetiyordu. Fakat aynı zamanda risk almasını da biliyordu. Zira risk almadığı taktirde başarı şansının olmadığının bilincindeydi. 1908’de İttihatçıların yanında dururken hem risk alıyor hem de 1908 sonrası oluşacak siyasi sahne için dengeleri gözetiyordu. Yeteri kadar İslami dozajı İttihatçılarda bulamayınca dümeni, 31 Mart’ta Vahdet’çilere kırıp, risk aldı. 31 Mart yenilince tekrar dengeleri göz önünde bulundurdu. Mahkemede nedamet getirdi ve tekrar İttihatçıların yanına geçti. Velhasıl Nursi’nin hayatı adeta neredeyse denge gözetmekle risk alma arasında gidip gelen bir sarkacı andırmaktadır.
Saidi Nursi’nin Kürt Sorununa bakış açısını göstermek için bazı notlar aldım “İstanbul’da bulunan Kürtlere edilen telkinat” adlı yazısında “Türkler, bizim aklımız.. Biz de onların kuvveti” Ya da Celadet Bedirhani’nin Molla Said’i “Türklerin beyliğini Kürtler içinde idame” ettirmekle itham etmesi gibi. Hal böyleyken Kürt siyasal hareketinin Said’i Nursi’ye olan ilgisini nasıl yorumlarsınız?
Bu verdiğiniz örnekler çok önemli. Ve bence Kürt kitleleri bugünde hemen hemen aynı sorunlarla karşı karşıya.
İlkin, çok küçük bir azınlık var. Ondan bahsetmem gerekiyor. Uzun bir zamandan beri Kürt entelektüelleri ve devrimci milliyetçi güçlerden oluşan bu azınlık, yaratılmaya çalışılan Kürt resmi tarihine karşı şayan-ı taktir bir mücadele veriyor: Ermeni Soykırımında Kürt din adamlarının ve aşiretlerin oynadığı rolü korkusuzca dile getiriyor. Keza Nursi’nin Osmanlı ve Türk devlet çıkarları doğrultusunda hareket etmiş tarihi bir figür olduğunu da… Burada özellikle de benden yıllar evvel, tüm olanaksızlığına rağmen Nursi’nin İslamcılığını, anti-Komünistliğini, emperyalizm ve devlet yanlısı oluşunu dile getiren Malmisalij’i anmam gerekiyor. Bence Kürt entelektüel dünyasının yüz akıdır Malmisanij. Kanımca bu insanların bizler tarafından çok daha fazla desteklenmesi, teşvik edilmesi ve güçlendirilmesi gerekiyor.
Bunu bilerek söylüyorum zira bugün Kürt siyasal hareketinin tümü (sekülerinden İslamcısına kadar) ve ondan nemalanmaya çalışan şehirli Kürt burjuvalarının çıkartıkları tarih dergileri, kitaplar vs. tersinden muazzam bir Kemalizm taklidi yapmakta. Mustafa Kemal’in ulus/devlet inşa ederken oluşturduğu resmi tarihin aynısını bugün Kürt siyasal hareketinde de görmek mümkündür. En son Demokratik Toplum Kongresi toplantısının yapıldığı salonu hatırlayın. Podyumun üzerine asılan Selahaddin Eyyübi’den, Şeyh Said’e oradan Said Nursi’ye ve Molla Mustafa Barzani’ye kadar uzanan tarihi şahısların fotoğraflarını hatırlayın. Ve keza onların arasına asılmış Mazlum Doğan, Kemal Pir gibi devrimcilerin portrelerini gözünüzün önüne getirin. İnşa edilmek istenen resmi Kürt tarihinin vermek istediği mesaj çok net: ister feodal çağın siyasi askeri lideri Selahaddin Eyyübi olsun, ister ABD’nin ve İran Şahı’nın yörüngesinde hareket etmiş bir Molla Mustafa Barzani olsun; ister Mazlum Doğan ve Kemal Pir gibi devrimciler olsun fark etmez, hepsi Kürt! Açıkca söyleyeyim bu bir facia. Tabii bu sahnede her resmi tarihçiliğin başına gelen traji komiklikler de söz konusu. Mesela 1925’de rejime baş kaldırmış Şeyh Said ile onun yardım talep ettiği, karşılığında da “Türk’e kılıç çekilmez” diye cevap aldığı Said Nursi’nin birlikte, yan yana asılması gibi.
Mustafa Kemal Atatürk’ün dini bir dil üzerinden Saidi Nursi’yi kendi politik amaçlarına içermek istemesi ile Saidi Nursi’nin “saltanatı alan” Mustafa Kemal Atatürk’e “hilafeti” de üstüne alması yönündeki talebini nasıl değerlendirirsiniz?
Mustafa Kemal’in Nursi’yi yanına çekme amacı, tercihini Batı kapitalizminden yana yapmış yeni rejimin, Kürdistan’ı bu tip dinciler üzerinden kontrol etmesiydi. Nursi’nin talebi ise ilk etapta sanki bir yağ çekmek olarak algılansa bile aslında, Mustafa Kemal’i yeni kurulan rejimin mahiyetine ilişkin uyarmaktı. Bu, adeta “Batı’nın tekniğini al ama hilafetin merkezini devam ettirmekten vazgeçme” diyen bir mesajdı.
Mücahit Bilici’nin “Nurculuk devletleşmektedir” demesi genelde İslam’ın özelde de Saidi Nursi ve Nurculuğun iktidar talebi olduğu mu gösterir?
Said Nursi ve Nurculuğun iktidar talebi olmakla birlikte, hayır bu, bence şimdi yeni oluşmakta olan İslami-Türkçü paradigmanın Nurculuğu tekeline alması karşısında Bilici gibi bazı Kürt Nurcularının serzenişlerinin bir göstergesidir.
Dünyaya nizam vermeyecekse dinin bir anlamı var mı?
Elbette yok. Hangi din olursa olsun amaç, dünyaya nizam vermektir. Ya doğrudan din devleti eliyle olsun ya da görece laik veya seküler burjuva devlet eliyle olsun; dinin üst yapıda oynadığı muazzam bir rol söz konusudur. Mesela Napolyon’un şu sözlerini hatırlayalım:
“Toplumun üst katmanları eşitsizlik olmadan var olamaz. Eşitsizlik onu meşru kılan bir ahlak olmaksızın sürdürülemez. Ve bu ahlak da din olmadan sürdürülemez.”
Bugüne kadar din hakkında Marksizmin tarihinde yazılmış en önemli eser olan; Aklı Özgürleştirmek ve Dünyayı Kökten Değiştirmek için Tüm Tanrılardan Kurtulun başlıklı kitabında Napolyon’un bu sözlerine yer veren Bob Avakian’ın yorumu şöyle: “Dinin ‘Napolyoncu’ rolünü oynamasının temel yöntemlerinden biri bir yanda halk kitlelerini sömüren ve ezen egemen sınıflara hizmet eden birleştirici bir efsane sağlamak, bir yandan da doğadaki ve toplumdaki olayların gerçek nedenlerini, köklü değişim dayanaklarını ve mümkün olduğunu öğrenmesini engellemek için kitleleri cahil bırakmaktır.”
Liberal yazımın başta Şerif Mardin olmak üzere Sol liberal kalemşorların Saidi Nursi’de “sivil toplumculuk” görmeleri bir ‘saflık’ mı? Yoksa Nurculuktan olan beklenti ve temennilerinin ideolojik-siyasi olarak kalıba dökülmesi midir?
Tabii ikincisi. Ama en son Gezi’den itibaren bu hayaller suya düştü. Çünkü Nurcular gibi kalıba dökmek istedikleri Nakşiler ve çok daha genel anlamda İslamcı cenah kendi yatağını bulup, iktidarını pekiştirince –yukarıda dediğim gibi bir de Nurculuğu tekeline alınca- bu aman “enseyi karartmayalım” diyenlere ekmek kalmadı. Müsaadenizle liberallerin bu tarihsel yenilgisini biraz daha yakından irdelemek isterim.
Siyasal İslam’a ayar vermeye kalkışırsanız sonunuz böyle olur. Kös kös önünüze bakarsınız. Çünkü Samuel Albert’in ta 2013 de dediği gibi, “İslamcılık kendi mantığına sahip. Müslüman Kardeşler ve Ennahda, Selefi köktendinci köklerinden uzaklaştıklarını söyleseler de din bir kez manevi değerlerin ve politik meşruluğun temel kaynağı haline getirildi mi, o zaman İslamcılığın değişik varyasyonları arasındaki ayrım çizgileri de silikleşmektedir. ‘Ilımlı’ İslam’ın model ülkesi olduğu varsayılan Türkiye’de dahi AKP hükümeti, içinde ve dışında ‘aşırı’ formların şahlanması ve yükselişe geçmesinin önüne geçememiştir. AKP’nin ekonomik ‘başarıları’, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın projesi için Türkiye toplumunun zorla daha da İslamileştirilmesini gerekli ve zorunlu kılmıştır.”
Nihayetinde AKP bütün bu Liberallere “çekil önümden senin akıldaneliğine ihtyacım yok” demiştir. Rejimin güvertesinden denize atılan bu liberaller şimdi kendilerine Batı üniversitelerinde sığınacak bir liman aramaya konulmuşlardır.
Ama eminim Türkiye’nin bu toplumsal çelişkileri var olmaya devam ettikçe ve bir komünist devrim müddetçe, liberaller yeniden hortlayacaklar ve yeni ittifak arayışlarına gireceklerdir. O halde şu liberal trajediye sebebiyet veren bu kanlı bıçaklı biten izdivacın başlangıcını yeniden hatırlamakta fayda var.
Kemalistlerle kapışmalarında İslamcılar kendilerini, ‘mazlumların’ ve ‘mağdurların’ sesi olarak tanımlıyorlardı. Bu algının kabul görmesinde liberaller onların yardımına koşmuşlardı. Burada müsaadenizle gene Albert’i hatırlatmak isterim. İslamcıların “Laikleri, ayrıcalıklarını kaybetme korkusu yaşayan bir azınlık olarak gösterme çabası daha alt sınıflardan korkan ve sadece kendi ihtiyaçlarını umursayan liberaller tarafından desteklenmektedir.” Liberaller, Kemalist rejime karşıymış gibi gözükmeye bayılıyorlardı. Ama rejimin emperyalist mali sermaye ile iç içe geçmiş olmasını sorgulamadıkları gibi can-ı gönülden destekliyorlardı.
Liberaller açısından ‘düşman’ diye bilinen güçler, sistemin içine çekilip, eski ‘düşman’, yeni aktörlerle sistem rektifiye edilebilirdi. Böylece emperyalist sermayenin önündeki “istikrarsızlık” engelinin ciddi ciddi ortadan kalkmasını umut ediliyordu. Sadece kendi çıkarlarını umursadıkları için liberalleri ilgilendiren mesele, sonunda kabağın kendi başlarında patlamasıydı. Fakat dünya emperyalist sermayesi ile iç içe geçmiş Türk kapitalizminin dinamiği ve onun öncü İslamcı ideolojisi bir noktadan sonra Batıyla çelişkiye düştü. İşte burada gene Albert’in harikulade tahlili hatırıma gelmekte: “Liberaller politik arenada ‘özgürlüğü’ temsil edenin kendileri olduğunu iddia ederler. İslamcılar ise buna karşılık bir kez daha bu liberallerin temsil ettiği emperyalist güçlerin ülkeleri peşi sıra nasıl işgal ettiklerine ve genel olarak dünyanın çoğunu nasıl yönettiklerine işaret etmeye bayılırlar.”
Kemalist aydın ve siyasetçilerin dine dayanarak Saidi Nursi’yi çürütmek istemeleri Saidi Nursi’nin zaferi midir?
Sadece Nursi’nin değil bütün bir İslami cenahın zaferidir. Liberalllere ilişkin söylediklerim burada da geçerlidir. Yalnız bir farkla. Kemalistler 90 sene iktidardalar. Kemalist iktidarın kendine has bir İslam’ı vardı. Ve bu rejim açısından gerekliydi. Paul Dumont buna “Kemalist İslam” diyor. Bu “Kemalist İslam” şimdi miadını doldurdu.
Muhsin Batur’un anılarında Dersim Katliamı hakkında “okuyucularımdan özür diliyor ve yaşantımın bu bölümünü anlatmaktan kaçınıyorum” der. Aynı şekilde Saidi Nursi ise “Pasinler cephesi”nde Ermenilerin başına gelenlerin yazılmasına müsaade etmemesini nasıl değerlendirirsiniz?
Muhsin Batur sözlerinde tutarlıdır. Bunlar anlatılmaz! Kaldı ki biz hangi Muhsin Batur’dan bahsediyoruz? Bu, 12 Mart’ın meşhur generallerinden, bir dizi devrimcinin katledilmesinden, binlerce insanın işkenceden geçirilmesinden, binlerce insanın hapislere tıkılmasından mes’ul, devlet Şeref Madalyası almış Muhsin Batur ‘dan değil mi? Adam, 1938’de Dersim’de başladığı işe 1971’de tüm ülke sathında devam etmiş. Özür dilemeyip Dersim’den bahsetse kaç yazar? Onun için Batur’un adının telaffuz edildiği yerde, başta Denizler, Mahirler ve Kaypakkaya olmak üzere halkın yüzlerce, binlerce devrimci evladını hatırlamak zorundayız.
1915 sonrası Nursi’nin Ermeniler ve Yahudiler hakkında söyledikleri göz önünde bulundurulacak olunursa, Nursi’de soykırım meselesine dair bir pişmanlık belirtisi yoktur. Haliyle onun da yazmaması, işin fıtratına uygundur. Ama görüyorsunuz. Tarihe çalım atmak mümkün değil. Siz yazmasanız dahi ya başkaları yazıyor ya da arşivlerin kaydına geçiyor. Mesela Van’daki Kürt süvarilerinin, Keçe Küllahlıların soykırımdaki rolünü Venezuellalı paralı asker Nogales’in yazdıklarından biliyoruz. Keçe Küllahlıların başındaki komutanın da kendisi olduğunu Sait Nursi itiraf ediyor. Veya Raymond Kevorkyan’ın Kudüs’te bulunan Ermeni Arşivi’nden elde ettiği belgelerden Bitlis’teki kıyımda Molla Said’in yer aldığını öğreniyoruz.
Yeni Said’in, yani 1923-1946 döneminin sempatizan ve kadro yapısının sınıf bileşimi ve niteliği hakkında neler söylersiniz?
40’ların ortasına kadar Nursi’nin gözünü diktiği toplumsal sınıfların arasında esas gücü köylüler oluşturmakla birlikte, kadro, taraftarlar arasında taşralı zenginden subayına, sivil memurundan zanaatkara kadar diğer kesimlerde mevcuttu. 40’ların ortalarından itibaren Nursi, şehirlere göç etmiş savaş ekonomisinin mağduru köylülerin yanı sıra bunların üniversitelere girmeyi başarmış çocuklarını da kazanmayı hedeflemişti.
Kitapta detaylıca anlattım. Cumhuriyetle birlikte kapitalist üretim ilişkilerinde yaşanmakta olan görece gelişme, Samuel Albert’in değimiyle “tamamlanmamış, bozuk ve parçaları birbirinden ayrışmış bir kapitalizmin gelişimi[ydi]. Buna eşlik eden şey de, bugünün ve geçmişin feodal ve diğer kapitalizm öncesi üretim ilişkilerinin etkileriydi.” İşte tam da burada bir boşluk oluşmaktaydı. Bu boşluk, kapitalizmin arzu ve isteğinden bağımsız, kırıp, döktüğü; bozup, deforme ettiği yerde oluşuyordu. Nursi de bu boşluğu, kapitalizmin akamete uğrattığı sosyal ilişkilerin en çağ dışı yanlarına yaslanan bir ideolojiyle doldurdu. Böylece bir yanda kapitalist rejim diğer yanda Nursi’nin önerdiği İslam modeli yani, iki demode dünya görüşü, birbiriyle çatıştığı oranda karşılıklı olarak birbirlerini beslemiş oluyorlardı. Nursi burada şartlara müdahale edip, Mardin’in doğru tespit ettiği, “toplumsal ilişki görüntüsünde meydana gelen temel değişiklik yüzünden ne yapacağını şaşıran insanları” örgütlemesini bilmiştir.
Nursi’yi Nazilerin yanına iten başlıca faktör Saidi Nursi’nin anti-komünist angajmanı mı?
Evet. Ama buna Birinci Dünya Savaşı’nda Said neslinin İngiltere’ye yenilmiş olmasını da eklemek gerekir. Zira İngiltere’nin açtığı yara o yıllarda zihinlerde daha hala tazeydi. Tabi bir de Nursi ciddi anti semitti.
Son olarak Kış Uykusu filmi hakkında ne dersiniz? Bu filmin sizin açınızdan önemi nedir?
Nuri Bilge Ceylan’ın Kış Uykusu, (Ebru Ceylan’nın da katkılarıyla) başta senaryosu olmak üzere resimleriyle ve oyuncu kadrosuyla birlikte olağan üstü bir sanat eseridir. Entelektüel ve sanatsal çabanın nasıl olması gerektiğine dair hepimizi üzerinde düşünmeye davet eden bir çalışmadır.
Her şeyden evvel bu film, ıslah edilmeye çalışılan vahşi at ve özür dilemesi için zorlanan çocuk örneğinde olduğu gibi din, gelenek ve göreneği de içinde barındıran bir üst yapı sorgulaması. Tersinden bakıldığında iktidar olmaksızın, toplumun devrimci transformasyonun mümkün olamayacağının ispatı. Tıpkı Nuri Bilge’nin daha evvel çektiği Üç Maymun veya Bir Zamanlar Anadolu’da adlı eserlerinde olduğu gibi.
Bizim konumuz itibariyle bu film, Türkiye’de yeni bir paradigmanın eşiğinde olduğumuzu, bunun küçük burjuvaziyi ve entellektüelleri de meşgul ettiğini mükemmel bir şekilde anlatıyor. Adım adım, cami cami, toplumun İslam tarafından şekillendirildiği bir ortamda, sadece onların hem bireysel ama hem de toplumsal boyutlarıyla nasıl çıkmaz içinde olduklarını göstermekle kalmıyor, aynı zamanda onların zavallılıklarına da işaret ediyor.
Film, baş kahramanı üzerinden (adı da gayet manidar: Aydın!) saçı sakalı ağarmış, bohem bir yaşamın prangasına vurulmuş bir entelektüelin, üst perdeden mütemadiyen “vicadan, vicadan” diyerek nasıl bir din ahlakıyla, düşünce tembelliği içerisinde olunduğunu çok başarılı bir biçimde vermiş. Kahramanın, o ana kadar edindiği bilgi birikimlerinden harcıyarak günümüze dair hiçbir şey söyleyemediği, söyleyip üretemediği için amiane tabirle nasıl top çevirdiğini harkulade anlatmış.
Tabii aynı zamanda bu tür entelektüellerin nasıl her şart altında zeytin yağ gibi üste çıkmaya çalıştıklarını; hem birbirlerini ama özellikle de alt sınıflardan insanları nasıl hor gördüklerini, birbiri ardına muazzam diyaloglarla seyirciye geri vermiş. Hele hele filmin baş kahramanı olan entelektüelle, köy imamı arasındaki diyaloglarda, Aydın’ın küçümseyici tavırları bana Avakian’ın, Tüm Tanrılardan Kurtulun’da bu tip çevreleri eleştirdiği “dine karşı küstahlığa varan kendini beğenmiş”liği hatırlatmıştır. Bu kabul edilemez tavır Avakian’a göre, “Kökten dinciliğin şu veya bu türü de dahil, insanların dine derinden bağlı olduğunu ciddiye almamak onları hor görmek demektir. Bu tür inançların peşine takılmış insanlarla birlikte, onları bundan vazgeçirmek için mücadele etmeyi reddetmek aslında yığınları hor görmenin dışa vurumudur.”
Öte yandan aynı diyalog, uşak ruhlu imamın alttan alan ve huşuluk içeren tavırlarının insanı, güç karşısında nasıl iki yüzlü hale soktuğunu, es kaza iktidara gelecek olursa da nelere kadir olabileceğini göstermesi bakımından son derece öğreticidir.
Kış Uykusu’nun bir diğer başarılı yanı ise, aydın erkeğin kadına dair bakış açısının aslında hiç de aşağıladığı alt sınıf erkeklerden farklı olmadığını; aynı baskı ve sömürü zihniyetine onun da sahip olduğunu ifşa etmesidir. Keza entelektüel, küçük burjuva kadının da, erkek egemenliği ile çatışırken diğer alt sınıf kadınlar gibi aynı çelişkileri yaşadığının, hem cinslerinin düşünce kalıpları ve özlemlerinden hiç de farklı hareket etmediğinin net bir biçimde göstermesidir.

Aykırı Akademi SÖYLEŞİ – Selnur Aysever

 

30 Nisan 2017

SÖYLEŞİ – Selnur Aysever

Emrah Cilasun ile İbrahim Kaypakkaya Üzerine…

Geçtiğimiz günlerde Emrah Cilasun’un “Fırtınalı Yıllarda İbrahim Kaypakkaya” isimli kitabı yayımlandı. Tekin Yayınevi, İbrahim Kaypakkaya’nın 43.ölüm yıldönümü nedeniyle yeniden bastı kitabı. Kitapta “Ser verip sır vermeyen” bir devrimci olarak bilinen İbrahim Kaypakkaya’nın bilinmeyen yazılarına yer verilmiş. Hamasi bir anlatımdan öte, onun ideolojik dünyasını ortaya koyan, eleştirilerini, tezlerini, mücadeleye ilişkin düşüncelerini anlatan bir kitap olduğunu söylemek gerekiyor. Kanımca tam da bu sebeple, Marksizm’e inanmış, devrim mücadelesinde taraf olmuş, başka dünyanın inşasına kendini adamış “herkesin” Emrah Cilasun tarafından titizlikle kaleme alınmış bu kitabı okuması, üzerine tartışması gerektiğini düşünüyorum.

“Fırtınalı Yıllarda İbrahim Kaypakkaya” isimli kitabınızın hedeflediği okuru tanımlamanız mümkün mü? Şöyle ki, kitabınızda kahramanlık öyküleri üzerinden değil de ideolojik düzlemde anlattığınız bir devrimci var. Bilimsel Marksizm, dünyada ve Türkiye’de devrimci mücadelenin tarihine ait alt yapısı olmayan birinin kolaylıkla anlayamayacağı bir kitap olduğunu düşünüyorum. Ne dersiniz?

Çok haklısınız. Hakikaten sizin tabirinizle “alt yapısı” olmayan bir okur için bu kitabın anlaşılması zor, fakat imkânsız değil. Sınıflı toplumda yaşıyoruz. Bu kapitalist toplumda bilgi, aynı nitelikte, eşit, aynı seviyede insanlara sunulmuyor. (Zaten komünizmin amaçlarından biri de bu çelişkiyi ortadan kaldırmaktır. Proletarya diktatörlüğü altında çözülmesi gereken çelişkilerden biri de budur.) O nedenle, monoblok bir okur kitlesi olmadığı için kitabın amacı, “en ilerilere” hitap etmektir.

Burada “ileri”den kastettiğim, toplumdaki çelişkilere karşı ilgisiz kalmayan okurdur. Ben bu tip okurun iki farklı grupta kümelendiği kanısındayım.

Birinci grup, fikren daha hala komünizmin eski sentezinden (1871 ile 1976 arasındaki, komünizmin birinci evresine ait olan) kopamamış olanlardır. Bugün ister kendisini Marx, Lenin, Mao veya ister Troçki ya da Che Guevara yanlısı olarak tanımlasın –hiç fark etmez- bu insanların savunduklarını iddia ettikleri fikirlerin birbirleri arasındaki ayrışım çizgisi neredeyse yok denecek kadar azdır. (Mesela 1968’de bir Maoist ile bir Troçkist arasındaki ayrışım çizgisi son derece barizdi. Bugün bundan bahsetmek mümkün değildir.) Kitapta da belirttiğim gibi, bu grupta iki eğilim söz konusudur: ya geçmişin hatalarından kopmamakta ısrar ya da geçmişin başarılarını ve doğrularını benimsememekte ısrardır. Aynada birbirlerinin yansıması olanların oluşturduğu bu grubun griliğini, pas tutmuşluğunu, cansız, “ölü ozanlar derneği” vari kasvetini artık çekmek istemeyen, ondan kurtulmak isteyen yoğunla insan vardır. Yaşları kaç olursa olsun işte o insanlar bence bu kitabın “hedef okur”udurlar.

İkinci grup ise esasen gençlerden oluşan, Gezi gençliği ve ondan sonra gelen nesildir. Gene vurgulamakta fayda var. Bu grup da monoblog değildir. Bu grubun –tabiri caizse- bu ceberrut sistemden kopmak isteyen, “başka bir dünya mümkün mü” diye soran, arayan en asi, en “fırlama” kesimleri (özellikle de genç kadınlar) bu kitabın “hedef okur” kitlesidir.

94 senesindeki ilk baskı önsözünde, Kaypakkaya’nın hasımları tarafından göz ardı edilmesinden ve bunun arkasında takipçilerinin payı olduğundan söz ediyorsunuz. Halen aynı noktada mısınız ve neden?

Evet! Halen aynı noktadayım. 18 Mayıs 1973 ile 9 Eylül 1976 tarihleri, Kaypakkaya takipçileri açısından iki önemli kırılma noktasıdır.

Birincisi, Kaypakkaya’nın ele geçmiş olması, onun düşüncelerinin de ele geçtiği anlamına gelmiyordu. Kitapta yer verdiğim, arkadaşlarına hitaben kelepçeyle bağlı olduğu yatağından yazdığı mektup çok açıktır: “Ben yakalandım, siz devam edin” mesajını içermektedir. Ama biliyoruz ki öyle olmadı. Kaypakkaya’nın çizgisi bizzat yoldaşları tarafından kuşkuyla karşılandı. İbrahim Kaypakkaya’nın “subjektif” olduğunu ve “sol hata” yaptığını bizzat yoldaşları dillendirdiler.

Demeye kalmadı, üstüne üstlük bir de, 9 Eylül 1976’da, Kaypakkaya’nın bütün bir fikir dünyasının temelini oluşturan Büyük Proleter Kültür Devrimi’nin önderi Mao Zedung ölüp de, “4’lü çete” diye karalanan Mao’nun yoldaşları hapse atılıp, Kızıl Çin’de kapitalizmin restorasyonu başlayınca, Mao’nun fikirlerine de şüphe duyulmaya başlandı. Ve neredeyse “ben Kültür Devrimi’nin ürünüyüm”diyen Kaypakkaya’ya inat, Mao’nun en önemli katkılarını içeren 1956-1976 arası dönem “araştırılmalıdır” denip, askıya alındı.

Kaypakkaya ve Mao’nun ölümleri ardından başlayan bu şüphe, Kaypakkaya akımını siyasi ve ideolojik açıdan tarumar etti. Siyaseten, Kaypakkaya’nın eleştirdiği ekonomizmin silahlı biçimine sapıldı. İdeolojik açıdan ise komünizmden feragat edildi ve komünist eğilimli devrimci-demokratlık benimsendi.

İsterseniz bu iki ögeyi yakından inceleyelim. Silahlı ekonomizm, başta toplumun en alt kesimleri olmak üzere geniş halk yığınlarını, sosyal bir transformasyon için harekete geçirmeyi önüne görev olarak koymaz. Bilakis, toplumun sadece bir kesimini heyecanlandırmayı ve onları kazanmayı esas alır. Şiddet üzerinden reform talep eder. Mesela “Ümraniye’de fakir halka gecekondu yapıyorum, onun hakkını ve hukukunu da silahla savunuyorum. İşte ben silahlı mücadele veriyorum” der.  Kenan Evren de gelir, gecekonduların tapularını halka dağıtır. (Kanımca Orhan Pamuk’un Kafamda Bir Tuhaflık romanı bu açıdan da okunmalıdır.) O halk da sizi 12 Eylül şartlarında evine dahi almaz. Çünkü silahlı heyecan üzerinden vereceğiniz ekonomist bilincin ömrü dolmuştur.  Silahlı ekonomizm es kaza kitleselleşecek olursa da şiddet unsurunu, hasmıyla müzakere masasına oturmak için kullanır. Velhasıl silahlı ekonomizm, her şeyi yapar ama komünist bir toplum inşa etmek için hedefine komünist bir devrimi koymaz.

Komünist eğilimli devrimci demokratlığın en önemli özellikleri ise şunlardır: Önerdiği devrim amacı, sadece emperyalizmin ve onun yerli işbirlikçilerinin alt edilmesi ve ülkenin müreffeh olmasıdır. Toplumun köklü bir transformasyonuna daha bugünden başlamayı düşünmez ve hatta istemez bile. Mesela kadın sorunu böyle bir sorun olduğu için “devrim sonrasına” ertelenir. Zaten dünya çapında komünizme gitmek diye de bir derdi yoktur. Kendi iktidarı altına –ki genellikle bu iktidarı ‘Sosyalizm’ diye tanımlar- sınıfların ve sınıf çelişkilerinin varlığından gocunmaz.

Dolayısıyla tüm bunların İbrahim Kaypakkaya’nın düşün dünyası ile uzaktan yakından bir alakası olamaz. Geriye onun için sadece Kaypakkaya’nın duvarda asılı fotoğrafı kalır. O yüzden, Kaypakkaya’nın göz ardı edilmesindeki esas etken dışarıda değil maalesef bizzat Kaypakkaya geleneğinde aranmalıdır.

Kaypakkaya’nın yol arkadaşları olan Doğu Perinçek ve Halil Berktay’ın bugününü de göz önünde tutarak, İbrahim Kaypakkaya yaşasaydı nerede olurdu sorusuna siz ne yanıt verirdiniz?

Zor bir soru. Zorluğu şurada: Biz dindar değil, materyalistiz. Mutlak bir biçimde “şöyle ya da böyle olurdu” demek mümkün değil. Ama şunu söylemek mümkün: düşüncenin bir dinamiği vardır ve siz bu düşüncenin güzergahında gitmekte sebat ederseniz o, sizi, gittiği yere doğru götürür.

Perinçek ve Berktay, komünizmin tarihinde tali planda yapılmış, teorileştirilmiş ne kadar yanlış varsa bunları kendilerine rehber edindiler ve bugün, o düşünce dinamiğinin varacağı yere geldiler.

Şayet Kaypakkaya –kitapta etraflıca anlattığım şekliyle, onun fikri dünyasını tayin edici derecede belirleyen Ne Yapmalı’nın dinamiğini takip ederek- bugün yaşıyor olsaydı, her şeyden evvel Türkiye’nin özgüllükleri bağlamında bambaşka şeyleri tartışıyor olabilirdik.

İkincisi, gene belirttiğim koşullarda Kaypakkaya bugün yaşıyor olsaydı; çok büyük bir ihtimalle, tıpkı kendisi gibi Kültür Devrimi’nden ve Ne Yapmalı’dan ilham alarak, kırk küsur senedir komünizm biliminin sorunlarıyla cebelleşen ve bu bilimi nitel olarak daha üst bir seviyeye taşımış olan; “yeni sentez” dediğimiz bütünselliğin kurucusu Bob Avakian’ın fikirleriyle buluşmuş olurdu.

Zira kitapta da belirttiğim gibi, Avakian’ın, son kırk yıldır üzerinde çalıştığı büyük sorun, komünist devrimin ilk dalgasından alınacak dersler, onun baş döndürücü nitelikteki kazanımları ile birlikte sorunlarını ve açmazlarını da ortaya koyarak bir çıkış yolu inşa etmek üzerinedir. Bu sentez, felsefeyi, enternasyonalizmi, sosyalist toplumda proletarya diktatörlüğü ve iktidarın kullanımını ve stratejiyi kapsar. Avakian bu çalışması ile ve ayrıca geniş entelektüel, bilimsel ve sanatsal düşünce ve girişimlerden sonuçlar da çıkararak, komünizmin yeni sentezini geliştirmiş ve bugün komünizm açısından keskin bir ayrışım çizgisini ortaya koymuştur. Onun içindir ki yeni sentez, “bana ne” denmeyecek kadar son derece önemli ve heyecan vericidir.

Kitabınızda kendi adıma en dikkat çekici bulduğum bölümlerden biri: İman ve İkon. İbrahim Kaypakkaya’nın 42. ölüm yıldönümü nedeniyle yapılan bir etkinlikte “proleterya diktatörlüğü istemiyorum” diyen Dersimli gençten söz ederek, “Bunları duysa ve görse mezarında ters dönerdi Kaypakkaya” diyorsunuz. 6 Mayıs’ta Deniz/Hüseyin ve Yusuf’u anarken CHP Kocaeli Gençlik Kolu Başkanı, ‘Vatan hainleri ile işbirliği içinde olan komünist ve tehlikeli oluşumlardan uzak durun’ demişti. Bir araba markası da Nâzım Hikmet’in şiirini reklama malzeme etmeye çalışmıştı. Bunlar sadece yakın zamana ait örnekler. Liberalizmin içini boşaltmaya çalıştığı tüm bu kavramların doğru anlaşılabilmesi için ne yapmak gerekiyor sizce?

Aslında CHP’yi konuşmak dahi abes. Bu partinin anti-komünistliği yeni değil ki? Hatırlayalım. Şubat 1921’de, daha rejimin kurulmasından evvel ne diyor partinin kurucusu Mustafa Kemal?

“Türkiye’de komünizm yoktur. Bütün cihan bizi milliyetçi olarak bilir. Milletimizin istiklâlini, haklarını ve menfaatlerini müdâfaa eden kimseler olarak öyleyiz de… Diğer taraftan biz dinimize de bağlıyız. Milli ve dini ruha aykırı olan komünizmin bizde nasıl bir tatbikat sahası bulabileceğini de anlamam” (Atatürk’ün Milli Dış Politikası, c.1, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1992, s.271) Onun için CHP’nin Gençlik Kolları Başkanı’nın sözleri kurucu felsefenin ruhuna uygundur. Garipsenecek bir şey yok.

Öte yandan maalesef, tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de devrimciliğin ve komünistliğin normları yerle bir edildi. Bunun müsebbibi sadece “liberaller” değil aynı zamanda bütün bir kendini sol, sosyalist ve devrimci diye adlandıran dünya görüşüdür. Düşünün bir: Türkiye’nin son otuz küsur yılında bütün bir solun zihin dünyasının üzerinden adeta bir silindir gibi, Saçak’tan Birikim’e, Antonio Gramsci’den Michael Hard’a, Hanna Arend’den Alain Badiou’ye, Slavoj Zizek’e kadar kimler geçmedi ki? Bunların burjuva demokrasisine düzdükleri methiyeler, ‘radikal demokrasiler’, ‘komünler’, kimlik siyasetleri vs. bütün bir toplumun devrimci hafızasını yerle bir etmekle kalmadı aynı zamanda onu götürüp parlamentonun kapısına da adeta çiviledi.

Bu, bana geçenlerde bir arkadaşımın anlattıklarını hatırlatmaktadır.  Bundan birkaç sene evvel bir ayakkabı firmasının, Boğaz’dan reklam amaçlı geçirttiği geminin üzerindeki büyükçe bir reklam dövizinde şöyle yazıyormuş: “Bizde her türlü numara var!”

 

“TİP’in Taksim Mitingi Oportünizmin İhanet Belgesidir” isimli bölümde, “emekçi yığınların bilinçlendirme ve örgütlenme yerine, oy kazanmayı ve tek mücadele yolu olarak parlamentarizmi gören anlayışın sonucudur” cümleleriyle bir eleştiri okuyoruz. Kitabı okurken ister istemez bugüne bakıyorum. Darbe üstüne darbe görerek etkisiz hale gelen muhalefet partilerinin seçimden beklentilerinin azalmamasını, parlamentoda olmamayı göze alamayışlarını nasıl açıklarsınız?

Burada birilerini kızdırmayı göze alarak Stalin’in 1913’de kaleme aldığı Marksizm ve Ulusal Sorun adlı eserindeki şu sözlerini paylaşmak isterim: “Tanrıya şükür Rusya’da bir parlamento mevcut değil.”

Biraz evvel yukarıda Avakian’ın yeni sentezinin heyecan verici olduğundan bahsetmiştim. Aslında Stalin’den bu alıntıyı yapan Avakian’dır.  Yeni sentezin ilk kilometre taşı diyebileceğimiz, Dünyayı Fethetmek? Enternasyonal Proletarya Buna Zorunlu ve Muktedirdir adlı meşhur eserinde Avakian bu alıntıyı verir ve ardından şu saptamayı yapar:

“… burda getirilen şey, bu parlamentolara uzun bir süre sahip olursanız ve işçi temsilcileriniz olmaya başlarsa, bu durum proleteryanın ve devrimci hareketin boynunda asılı bir değirmen taşı haline gelir. Çoğu yerde parlamentonun olmaması gerçekten de bir nevi ‘tanrıya şükredilecek’ bir durumdur. Rusya’daki parlamento (ya da Duma), ayaklanmanın bazı dönemlerinde ve devrimci durumun keskinleştiği dönemlerde hâkim sınıflardan ve özellikle de çardan koparılan birer taviz idi. Hâkim sınıfların bunu ele geçirip, onu kitlelerin gerginliğini ve görüşlerini mahvedip yozlaştırmak, onları uyutup aptallaştırmak için kullanacak vakti olmamıştır. Bu her zaman için yapmak istedikleri bir şey olmuştur, fakat hiçbir zaman için İngiliz burjuvazisi gibi onu kitlelerin aptallaştırılmasının bir aracı olarak mükemmelleştirecek zamanları olmamıştır.”

Şimdi bakın: Osmanlı’dan bu yana 1876’dan beri kör topal bir parlamentonun bu ülkede var olduğu göz önünde bulundurulacak olunursa, bu kurumun toplumu aptallaştırmasının yanı sıra tüm toplumda (kendilerini devrimci ve komünist diye tanımlayan örgütlerde dahil omak üzere) nasıl bir alışkanlık haline geldiğini düşünün.

İster meclis içinde olsun ister dışında, mevcut partilerin tümü, dün olduğu gibi bugün de bu aptallaştırma fonksiyonuna seçim öncesi, seçim anı ve sonrasında var güçleriyle hep dahil olmuşlardır. Haliyle hep birlikte, burjuva sınıf diktatörlüğünün bir yönetim modeli olan burjuva demokrasisine methiye düzenlerin bundan vazgeçmeleri tabii ki beklenilemez.

Sizin okuduğunuz  ve anladığınız İbrahim Kaypakkaya Gezi Direnişi’ne nasıl bakardı?

Kaypakkaya, Gezi’yi, 2013’deki Arap Baharı’ndan bağımsız görmezdi. Bu değişim atmosferinin bütün heveslere, hatta kimi rejimlerin alaşağı olmalarına neden olmuş olsa dahi, henüz gerçek devrime yol açmadıklarını tespit ederdi.  Bu nedenle mutlaka gerçek bir devrimci alternatifin oluşturulmasını önerir ve bunun propagandasını yapardı. Aksi takirde devrimci alternatiften yoksun bu keskin çelişkilerin, iki gerici kutup tarafından kullanılıp, Suriye’de olduğu gibi sekter bir savaşa dönüşme tehlikesine dikkat çekerdi.

Yakın tarihteki bu devasa ayaklanmanın daha derinlemesine, bilimsel ve devrimci bir kavrayış için bir avantaj teşkil ettiğini görür;  direnişçilerin saflarını sıklaştırmayı önerirken, düzenin bayrağı ile düzene karşı gelinemeyeceğini telkin ederdi.  Çok sayıda insanın, bu ayaklanmada yeniden devrim hayali görmeye, kimilerinin ise devrimin neden gerekli olduğunu anlamaya başladıklarını saptardı. Devrimin nasıl olması gerektiği ve nasıl yapılacağına dair görüşlerini ortaya koyardı. “Başka bir dünyanın” bal gibi de mümkün olduğunu ve geçmişteki tecrübelerimizden yola çıkarak, bunun çok daha iyisini başarabileceğimizi; sanılanın aksine komünizmin canlı, kıpır kıpır bir fikir silsilesi olduğunun propagandasını yapardı.

İki şeyi ise zinhar yapmazdı. Birincisi, bu kendiliğinden kabaran kitle hareketinin önünde secde etmezdi. İkincisi, bu hareketi, mevcut hükümetin bir takım reformlar yapması için (mesela anayasa) bir şantaj aracı olarak kullanmayı reddederdi.

İbrahim Kaypakkaya sol harekete nasıl bir miras bıraktı? Bu mirası taşıyabilen, sürdürebilen bir siyasal gelenek oluştu mu?

Kaypakkaya, bilimsel ve doğru bir önderlik temelinde, insanlığın komünist bir toplum istikametinde ilerlemesi için şartların kurbanı değil, ona her hâlükârda müdahale edilmesini öğreten, bir miras bıraktı. Onun bu mirasının garantörü hiç kuşkusuz komünizmim yeni sentezidir.